Citizen Kane (1941): Sinemanın D(E)vrimi

Citizen Kane (1941): Sinemanın D(E)vrimi

Share Button

Konuk Yazar: Besna Ağın

Orson Welles ile yapılan 1960 tarihli bir röportajda kendisine yuva (home) kavramından ne anladığıyla ilgili bir soru sorulur ve Welles kendisinin bir Rosebud’ı olmadığını söyler.[1] Rosebud, Welles’in sinema tarihinin en iyi filmi olarak nitelendirilen Citizen Kane / Yurttaş Kane (1941) filminin merak unsurudur; aynı zamanda da yuva kavramının karşılığıdır. Yuva, bu bağlamda, aşina olduğumuz çocukluk ve sahip olunan ev anlamına gelmez. Rosebud sadece bir kızak değil, bir toplumun yuvasızlığını, köksüzlüğünü ifade eder. Film, Charles Foster Kane’in köklerini araması üzerine kuruludur.

Ciddi kırılmalarla birlikte -dünya savaşları, devrimler ve buhranlar-, yaşam başka bir boyut kazanmıştır. İnsanların düşünmek zorunda kalmaları, onların en zor koşullara düşmeleriyle doğru orantılıdır. Savaşlar ve devrimler, sinemanın çehresini değiştirmiş ve kitlelerin eğlence aracı olmaktan çıkarak, bütünlüklü bir anlatıya dönüşmüştür. Bu bağlamda Orson Welles, yaşadığı çevreyi ve çağı muazzam bir algıyla sinema diline yansıtır ve günümüzde de değerini koruyan bir yapım ortaya koyar. İçinden çıktığı burjuva sınıfını eleştirmekle kalmaz, kendi toplumunun analizini yapmayı başarır ve sinemanın gidişatına yeni bir boyut kazandırır.

Sinemanın (D)evrimi – Büyüleyen Teknik

1928 yılında sessiz filmin yükselişiyle birlikte sinema başka bir boyut kazanır ve ses sinema sanatına tamamlayıcı bir unsur olarak yerleşir. Estetik ve anlatı boyutunda bir devrim yolunda eksik kalan parçalar birer birer oturur ve sinemanın bir parçası haline gelir. André Bazin 1928 ile 1930 yılları arasında yeni bir sinemanın doğup doğmadığı sorusunun sorulması gerektiğinden bahseder. Yeni bir sinemanın çok daha belirgin olması ise 1940’lı ve 1950’li yıllara denk gelir. Bazin, Erich von Stroheim ve Jean Renoir veya Orson Welles, ya da Theodore Dreyer ve Robert Bresson’un farklı film yönetmenleri olduklarından ve sinemanın çehresini değiştirdiklerinden bahseder.[2]

Bazin, 1940’lı yılların diyalektik tasarının oluşturulması çabalarıyla geçtiğini ve bu çalışmaların film dilinin estetik bir boyut kazanmasını amaçladığını söyler. Bu yapılırken de gerçekliğin kaybı kaygısı yaşanır. Görüntü bir metafora ya da sembole dönüşmekte ve anlatının sinemadaki yeri belirginleşmektedir.[3] 1941 yılında sinema yeniden kurulmaktaydı; bilinç kendisini ortaya çıkarmış ve sinemaya nüfuz etmişti. Düşüncenin değişmesi ve gelişmesi, sinemayı gerçeğe yaklaşmakta olan bir sanat haline getirmekte ve kitleleri derinden etkilemekteydi.

1941’de Orson Welles, Yurttaş Kane’i çektiğinde, sinema seyircisi henüz niceliksel ve niteliksel olarak yeterli değildir. Welles, kitleleri etkileyemez; toplumun alt sınıflarının onu anlaması mümkün olmaz. Fakat diğer yandan işlediği konunun ağırlığını anlayan ve Welles’in de mensubu olduğu burjuva sınıfı Welles’i taşa tutar, gerçekleri bu denli açık sunması onları çılgına çevirir. Welles, anlatıyı bir silah olarak kullanır ve eleştirel gücü sinemada yansıtır. İçinden çıktığı sınıfın durumlarını gören ilk burjuvadır ve kendi sınıfının çökmekte olduğunu kavramıştır.

Amerika’nın II. Dünya Savaşı’na katılmamasıyla birlikte Welles düşünme ve gözlemleme fırsatı bulur. Sinema seyircisine yaptığı filmi aslında kendi için de yapar; içinde yoğrulduğu burjuva sınıfını öncelikle kendisine, sinema izleyicisine, arkadaşlarına anlatmak istemiştir. Adeta gerçekleri görmeleri için ürettiği bir yapıttır; fakat bu onun çevresinden dışlanmasına yol açacak ve nihayetinde Holywood’dan ayrılma kararını getirecektir. Yurttaş Kane’i çekmek için çevresindeki “daha akıllı” olanlardan ve bilinçli olmaya yakın gördüklerinden bir ekip kurmuştur. Orson Welles’in Amerika’dan tecritine giden yol bu olacaktır.

Kane, Amerika ve Kökler

25 yaşındaki “dâhi çocuk” Orson Welles, ilk uzun metrajlı filmi Yurttaş Kane ile sinema tarihinin en derinlikli ve bütünlüklü filmlerinden birini çekmiştir. Bazin, Welles hakkında: “Sinemaya getirmiş olduğu yenilik açısından Orson Welles yeni bir dönemin başlamasında önayak olmuştur. Yurttaş Kane, ekran dili için bir evrim niteliği taşımaktadır” der.[4]

Orson Welles, hem büyüyü (tekniği) hem de anlatıyı (konuyu) gerçek kılar. Tekniğin bu kadar ustaca kullanılmış oluşu ve sinematografisi, sesi, ışığı, senaryosu -filmi oluşturan her elementi- makalelere, kitaplara araştırma konusu olmuştur; sinema tarihi boyunca tekniği ve konuyu dengede tutmayı başarabilmiş yegane filmlerdendir. En gerçekçi ve en derin soyutlamaları içeren trajedi ögesine sahiptir. ABD burjuvazisinin karakter psikanalizini yapar ve yaratıcı gerçek bir deha olduğunu kanıtlar. Gerçek bir trajediyi yakalamak her zaman en zor ve gerçeğe yakın olandır; Welles bunu ustalıkla başarır.

Orson Welles’in dönemin ünlü ABD’li gazete yayımcısı ve siyasetçisi olan William Hearst’ü baz alarak yarattığı Charles Foster Kane karakteri, kendi deyimiyle çok büyük ve çok küçük bir adamdır ve bu onun için konuşanların kim olduğuna bağlıdır. “[…] Ve izleyicinin filme tekrar bakması, simgesel olarak tarihe daha geniş bir bakış açısıyla bakmasına; bilginin bastırılmasının ve gösterinin tanrılaştırılmasının karşılıklı olarak birbirini güçlendirdiği politik söyleme daha sorgulayıcı bir şekilde yaklaşmasına yol açabilir.”[5]

Yurttaş Kane’in başarısı Orson Welles’in gözlem yeteneği ve zekasından ileri gelir. Welles aynı Shakespeare gibi kendi köklerini arar; kendi toplumunu izlemiş, çevresindeki insanları ve toplum dinamiklerini eleştirmiştir. “Yurttaş Kane, belirli bir toplumun, belirli katından bir insanın karakterini, psikolojisini çözümlemek, dolayısıyla bu belli toplumu değerlendirmek, yargılamak amacını güdüyordu.”[6] Tarihi, kökleri olmayan bir toplumda evrensel ve insani değerlere ulaşmak neredeyse imkansızdır. Welles ise bu kökleri aramakla kalmaz, Yurttaş Kane’de Amerika’nın “köksüz köklerine” ve gerçek insani değerlere sahip olduğu güçlü sinema dili ile varmaya çalışır. ABD bireyler üzerinden dehşet verici bir rekabetle var olmuş ve vahşi kapitalizmin kalbinde bir toplumdur. Bu toplum yapısı kişilere beklenmedik momentlerde sınırsız güç ve para sağlayabilmektedir. Kane çok zengin biri olmasaydı, büyük bir adam olabileceğini düşünür. Köksüz, kontrolsüz ve kültürden yoksun bu güç, sefaya düşkünlük ve yüzeysellikle kendini besler ve var etmeye devam eder. Nijat Özön, Orson Welles kitabında bunu şöyle örneklendirmektedir: “Xanadu şatosu, şatoyu çevreleyen uçsuz bucaksız topraklar, şatoyu dolduran, çoğu bir kez bile açılmamış sandıklarda yatan, daha eski, daha köklü bir uygarlığın para gücüyle yağmalanmış kalıntıları, yapıtları Welles’in bu eleştirmesinin en açık belirtileridir.” [7]

Kane, Xanadu sarayını kendisine yeni bir oyuncak edinmek için yaptırtmıştır. Kadınlara da oyuncak olarak bakar; buradaki oyuncak kelimesi Kane’in kendisini öne çıkaracak ve yeteneklerini diri tutacak her şeyin metaforudur. Kane adeta haykırır: “Ben, ben, ben!” Sahip olduğu petrol şirketlerini, madenleri reddeder ve yalnızca gazetenin başına geçmek ister; para onun için bir araç olmaktan öteye geçmez. Charles Foster Kane’in istediği bütünlüklü ve gerçek bir hakimiyettir, kitleleri etkileyecek ve tarihin akışında yer alacaktır. Bu bütünlük isteğinin merkezinde de yuva ve sevgi eksikliği vardır; Kane’in bir “evi” yoktur.

Rosebud, film boyunca bir merak unsuru uyandıran ve herkesin aradığı ve bir türlü bulamadığıdır. “Rosebud”, Kane’in çocukken oynadığı kızağın adıdır ve beklenmedik bir zenginliğin koparıp aldığı çocukluğunun bütün özlemini taşımaktadır; Kane’in zenginliğine, gücüne, nüfuzuna rağmen ömür boyunca elde edemediği her şeyi temsil etmektedir.[8] Bu açıklamaya ek olarak Rosebud’ın Amerikan burjuva işveren sınıfının bilinçaltı olduğunu eklemek yerinde olacaktır. Rosebud’ın yakılması öylesine etkili bir sahnedir ki, Amerikan işveren sınıfı Yurttaş Kane filmini taşlamaya doyamamıştır. Kane bu kızağa değer vermez, kızağın kökleri yoktur ve gerçek bir değerden yoksundur. Kane film boyunca gerçek bir değer peşinde koşar, toplumunun yüzeyselliğini analiz eder ve o değeri kendi köklerinde bulamaz; Rosebud yanmaya mahkumdur.

Kaynakça

[1]  Jules Fairley. Orson Welles Interview (Citizen Kane), Paris Interview. Online video clip. https://www.youtube.com/watch?v=tk6oQbhZRdE&spfreload=10  Youtube, 8 Jan. 2011.
[2] André Bazin, Sinema Nedir?, Çev. İbrahim Şener, Doruk Yayınları, İstanbul, 2011.
[3] A.g.e.. s.48.
[4] A.g.e.. s.51.
[5] Laura Mulvey, Yurttaş Kane, Çev. Arzu Taşçıoğlu, Deniz Vural. Om Yayınevi, İstanbul, 2000.
[6] Nijat Özön, Yurttaş Kane, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1965.
[7] A.g.e.. s.20.
[8] A.g.e.. s.22.

Cineritüel’e yazıları ile katkıda bulunan konuk yazarlarımızın ortak hesabıdır.

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.