Uzay Mitolojisinden Popüler Kültüre: Star Wars Evreni

Uzay Mitolojisinden Popüler Kültüre: Star Wars Evreni

Share Button

1930’lu ve 1950’li yıllar arasındaki seriyaller şeklinde her hafta bir bölümü gösterilen, pek de değer biçilmeyen uzay operaları, George Lucas’un vizyonu sayesinde 1977’de ilk Star Wars / Yıldız Savaşları filmiyle bir cevhere dönüştü. Lucas’ın farklı kültürler ve çevreleri simgeleyen karakterler ile günümüz çok kültürlülüğüne vurgu yaptığı, canlı mekânlar ve tuhaf yaratıklarla da bu çok kültürlülüğü pekiştirdiği uzay macerası, mitoloji kitaplarından westerne birçok referansın yer aldığı, ancak oldukça canlı bir kolâjdan oluşuyordu. Star Wars evrenini işlevsel hale getiren detaylar (set tasarımları, çöl gezegeni, gemilerin içleri, hologram mesajlar vs.) üzerinde titizlikle çalışan Lucas, sadece sinema tarihini etkileyen bir film çekmekle kalmayıp, popüler kültür içinde de derin izler bırakan bir seriye imza attı.

George Lucas’ın, Star Wars fikrini düşünmeye başladığında mitoloji kitaplarını, özellikle Joseph Campbell’ın “Binlerce Yüzü Olan Kahraman” eserini referans aldığı bilinmektedir. Ayrıca Akira Kurosawa imzalı The Hidden Fortress / Gizli Kale filmi de Star Wars’un ana hikâye akışında büyük rol oynamıştır. Gizli Kale’nin komediden beslenen iki avare karakterini Lucas, robotlara (3PO – R2D2) çevirmiştir. Han Solo’nun yakışıklı serseri imajı Butch Cassidy and the Sundance Kid filmini, Han Solo ile Prenses Leia arasındaki ilişki de screwball komedilerini andırmaktadır. Diğer taraftan Star Wars’un yenilikçi bir western yorumu olduğu da açıktır. Çorak toprakların uzayın sonsuz boşluğuna taşındığı, silahların yerini ışın kılıçları ve lazer silahlarına bıraktığı bu yeni evrende Lucas, sinema tarihinden özenle damıtıp kendi evrenine monte ettiği karakterler yaratmıştır. Her iki üçlemede (1) de yolculukların başlangıcı western kalıplarını andırır. Hem Luke hem de Anakin sıkışmış ve çorak bir araziden yola çıkıp, şaşaalı merkezlere varmaktadırlar. Tek fark, yolculuk at üzerinde değil de uzay mekiklerinde gerçekleşmektedir.

Günümüzde Lucas’ın seçtiği anlatı yönteminin birçok aksiyon filminde kullanılmış olmasına rağmen, zamanında küçümsenen bir yol olduğunu söylememiz gerekiyor. Lucas kendi evrenini inşa ederken riskli bir projeye imza atmıştır. Öykünün ana düzlemi basittir: Kurtarılmayı bekleyen bir prenses, karizmatik bir kötü adam, yeteneklerini keşfeden bir genç ve ona yardım eden iyi niyetli arkadaşları. Dışarıdan bakıldığında Star Wars için belirli senaryo matematikleri kullanılmış bir film diyebiliriz; ancak Lucas’ın karakterlerine gösterdiği hassasiyet ve samimiyet, izleyici tarafından benimsenmelerine sebep olmuştur. Zaten Lucas’ın orijinal bir öykü anlatma çabası bulunmamaktadır; ancak anlatılan dünya oldukça canlıdır. Star Wars evreninin canlı görünmesinin sebebi, set tasarımlarının steril değil kullanılmış durmalarından kaynaklanmaktadır. (2) Steril gelecek fikrinden uzaklaşmış olması yenilikçi bir bakış açısı doğurmakta, bu sayede mekânlar teknolojik tasarım olarak değil yaşayan bir yer izlenimi uyandırmaktadır.

Karanlıktan Aydınlığa

Star Wars’un ana düzlemini yolculuk ve kahramanlık teması olarak tanımlayabiliriz. Klasik üçlemede Luke Skywalker’ın kendini keşfettiği bir yolculuğa çıkması ve kayıpları ile yüzleşmesi, onu gücün aydınlık tarafına ulaştırırken; Darth Vader’ın gençliğini izlediğimiz prequel de ise, kayıplar karanlık tarafın kapısını aralıyor. Lucas’ın iyilik ve kötülüğün bir seçim olduğunun altını kalınca çizdiği orijinal üçlemede, kahramanlık mitinin bireysel kararlar sonucunda elde edildiği vurgulanıyor. Han Solo’nun pervasız ve paragöz birinden bir anti-kahramana dönüşmesi, Darth Vader’ın film sonunda artık tercih yapabilecek bireysel özgürlüğe kavuşması ya da Obi-Wan’ın kendini feda etmesi gibi örneklerde bunların izlerini görebiliyoruz. Bu da kahramanın kendini bulduğu yolculuk fikrine derinlik katıyor.

Öykü akışı açısından benzerlik olsa da orijinal üçlemede ana öykünün detaylandırılmadığını, sürpriz açılımlar ile ilerlediğini görüyoruz. A New Hope / Yeni Bir Umut (1977), Luke’un kendi yeteneklerini fark etmesi ve direnişçilerin uzun yıllar sonra ilk kez zafer kazanması şeklinde özetlenebilecek bir hikâyeyi barındırıyor. Ölüm Yıldızı’nın patlatılması ile sonuçlanan film, eğer devamı çekilmeseydi bile eksik görünmüyordu. The Empire Strikes Back / İmparator (1980) ve Return of the Jedi / Jedi’nin Dönüşü’nde (1983) ise Luke ve Darth Vader arasındaki etkileşim üzerinden yürüyen ve yaratılan evrenin zenginliğinden beslenen öykü akışı filmlere hâkim oluyor. Belirli senaryo matematiklerinin ilerlediği orijinal seri, birçok unutulmaz ana sahip olsa da tüm fazlalıklardan arındırılmış basit bir öykü anlatısına sahiptir. Özellikle 15 dakikada bir aksiyon ve paralel kurgu sayesinde ana öykü izleyici tarafından kolaylıkla takip edilebiliyordu. Oysa olayların öncesini izlediğiniz prequel bölümler, yapısal olarak öncülünün izinden gitse de daha karmaşık bir arka planda ilerliyor. İzleyici büyük resimden çok detayları takip etmeye çabalıyor: Jedi’ların ve senatonun güç dengesi, gölgede olan düşmanlar ve fazlaca bireysel akan hikâye akışı, ilk üçlemede izleyicinin ana karakterler ile kurduğu yakın bağı yakalayamıyor.

Bu açıdan bakıldığında iki üçleme arasındaki en büyük farkın, birisinin yükseliş diğerinin ise bir düşüş öyküsü anlatması olduğunu görüyoruz. Orijinal üçlemede Luke ve arkadaşları üzerinden anlatılan kahramanlık olgusu, sempatik ve izleyici için alışkın olduğu kalıplar içerip bir serüven vaat ediyordu. Hatta Darth Vader gibi görünür, ikonik bir kötüye karşı girişilen mücadelede izleyicinin tarafı belliydi. Oysaki Anakin’in öyküsü trajik bir düşüş barındırıyor. Lucas her ne kadar çok sevdiği bu karakteri korumaya çalışsa ve kötülüğü seçmesinin sebeplerini gösterse de, açıkça görünen Anakin’in kibir ile ördüğü yolda kendi tercihleriyle bu duruma düştüğüdür. Vader’ın karanlık tarafa geçişinin detaylandırılması, istemeden de olsa karaktere sempatiyi ortadan kaldırıyor. Son tahlilde çocukları bile öldüren biri ile izleyicinin arasına mesafe koyması kaçınılmaz hale geliyor. Bir anlamda orijinal seride Darth Vader karikatürize bir ikon iken, prequel üçlemede bir karaktere dönüşmüş oluyor. Ancak bu karanlık yapının bir tür doku uyuşmazlığına sebep olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle The Phantom Menace / Gizli Tehlike (1999)’de yaşanan hayal kırıklığının sebebi de budur.

Güç ve İktidar

Yıldız Savaşları filmlerinde dikkat çekici bir diğer kavram ise “güç” (force) olgusudur. Oldukça muğlâk bir kavram olan ‘güç nedir?’ sorusuna farklı cevaplar verebiliriz. Dini ve mistik bir yanı olduğu aşikâr olan güç; inanç, otorite, sevgi, iyilik, fedakârlık, aşk gibi çağrışımları da kapsamaktadır. Luke için güç, iyiliğe varması için bir yardımcı iken, İmparator için otoritenin simgesine dönüşür. Obi-Wan, öldükten sonra bile güç vasıtasıyla Luke’a yardım edebilmektedir. Diğer taraftan güç olgusu akıllara hemen iktidarı getirmektedir. Gücün olduğu yerde iktidarın da var olması ve güce sahip olanların tiranlaşması kaçınılmazdır. Her ne kadar farklı nedenleri olsa da, İmparator kadar Jedi’lar da gücü elinden bırakmak istemezler. Dışarıdan bakıldığında Jedi’ların da güç tutkunu İmparator ya da Darth Vader’dan pek farkları yoktur. Karanlık tarafın güce olan tutkusu ile özellikle prequel üçlemede detaylıca gördüğümüz Jedi ve senatörlerin gücü elde tutmaya çalışmaları, günümüz politikacılarını ve iktidarı anımsatmaktadır. Orta Çağ’da da güç için savaşan devletler, Lucas’ın gelecek tasvirinde de hâkimiyet peşinde koşmaktadırlar. Her ne kadar yöntemler farklı olsa da güç iktidarı, iktidar da statükoyu doğurmaktadır.

İktidar olgusu Star Wars’un ana öyküsünü baştan sona şekillendiren başat ögedir. Orijinal üçlemede bir direniş öyküsü, prequel ’de ise rejimi koruma çabalarını izleriz. Gizli Tehlike ile Jedi’nin Dönüşü arasında geçen büyük öykü, galaksiye kimin hükmedeceği ile ilgilidir. Özellikle imparator olmadan önce, Cumhuriyet döneminde senatoya hükmeden Palpatine, tüm seri içerisinde en kilit karakter olarak göze çarpar. Cumhuriyet döneminde sahte iç ve dış düşmanlar yaratarak siyasal olarak güçlenen, iktidarın karanlık yüzünü perde arkasından yöneten Palpatine, Anakin’in hırçın düşüşüne sebep olduğu gibi, galaksideki çıkarcı, zayıf kişilikleri de yem olarak kullanır. Görev süresi sonunda, suni savaşları bahane ederek senatoya yetkileri devretmemesi ve bir tehdit olarak gördüğü Jedi Konseyi’ni yok etmeye çalışması, günümüz siyaset arenasında sıklıkla gördüğümüz davranışlardır. Bu arada klasik üçlemede birer aziz olarak gördüğümüz Jedi’ların da kibirlerine yenik düşüp her şeyi kontrol altında sanmalarını, gözlerinin önünde dönen olayları çözemediklerini de atlamamak gerekir. İktidar, basiretsiz yönetimin sonunda gelmiştir.

Popüler Kültür ve Genişleyen Evren

Star Wars evreni özelde Skywalker ailesi ve çevresindekilerin hikâyesi olarak görülse de, Lucas’ın hayal gücüne günümüzde milyonlar ortak olmuş durumda. Bu yüzden artık Star Wars evreni dediğimizde sadece filmlerden oluşan tek bir janrdan söz etmiyoruz. Galakside geçen binlerce olay kitaplar, oyunlar, çizgi filmler ile anlatılmaya devam ediyor. Yan anlatım araçlarıyla genişleyen Star Wars evreni (genişletilmiş evren 5 milyar yıl geriye kadar uzanır) artık popüler kültürün ayrılmaz bir parçasına dönüşmüş durumda. Time dergisinin Darth Vader, People dergisinin ise Yoda’yı kapak yapması, Amerikan Posta Servisi’nin R2D2 şeklinde posta kutuları dizayn etmesi, koleksiyon parçalarının internette uçuk fiyatlarla satılması, kostüm partileri derken iş Jedi dinine kadar ulaşmış durumda. Tabii ki böyle bir popülasyonun reklam şirketlerinin de gözlerini kamaştırdığını söyleyebiliriz. Günümüzde Star Wars karakterlerini görmediğimiz bir ürün kalmadı.

Genişleyen evren Star Wars’u dinamik ve yaşayan bir dünyaya çevirse de, filmlere yapılan müdahaleler fanatikler tarafından öfkeyle karşılanmaktadır. Orijinal versiyonlara sürekli ekleme ve çıkarma yapan Lucas’ın da bu nefretten payını aldığını söylemek mümkün. Alexandre O. Philippe imzalı The People vs. George Lucas / Halk Lucas’a Karşı (2010) belgeselinde bu öfkeli yorumları duymak mümkün. Aslında klasik üçlemenin birçok hayranının prequel üçlemeye ısınamamasının sebebi de biraz burada gizli. Her ne kadar yaratıcısı Lucas olsa da, Star Wars artık kendi evrenini yaratmış bir popüler kültür malzemesine dönüşmüş durumda. The Old Republic / Eski Cumhuriyet (2011)’e kadar varan ve kontrolü artık pek de Lucas’ın elinde olmayan bu kolektif kurmaca evrenin en sevilen halkaları olan klasik üçlemeye yapılan müdahaleler, doğal olarak fanlar tarafından tepki ile karşılanıyor.

Star Wars, Flash Gordon’dan mitolojiye uzanan geniş bir hayal gücünün ürünü. Geldiğimiz noktada Jedi’ların hamburger menülerine malzeme olmasını saymazsak; Lucas’ın bu riskli ama yaratıcı projesi modern bir mitolojiye dönüşmüş, kendisinden sonra gelen birçok kişinin vizyonunu değiştirmiş durumda. Tam da bu sebeple durması mümkün görünmeyen türlü ticari hamleler ve bıktıran sömürü politikaları bile insanların film ile kurduğu derin samimi bağı koparamıyor. Son tahlilde Star Wars evreni çoktan Lucas’tan bağımsızlığını elde etmiş; genişlenmesi romanlar, çizgi filmler hatta fanların ürettikleri eserler ile devam eden, yaşayan bir dünyaya dönüşmüş durumdadır.

Güç sizinle olsun / May the force be with you.

1. Orijinal / Klasik Üçleme veya İmparatorluk dönemi olarak adlandıracağımız 1977-1983 arasında çekilen filmlerdir. (A New Hope / Yeni Bir Umut, The Empire Strikes Back / İmparator, Return of the Jedi / Jedi’nin Dönüşü) Prequel veya Cumhuriyet dönemi ise (The Phantom Menace / Gizli Tehlike, Attack of the Clones / Kolonların Saldırısı, Revenge of the Sith / Sith’in İntikamı) filmlerinden oluşmaktadır.
2. Kutluhan Kutlu, Sinema Dergisi

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.