Beetlejuice (1988): Üstü Kapalı Sosyokültürel Dinamikler

Beetlejuice (1988): Üstü Kapalı Sosyokültürel Dinamikler

Yazar Puanı3.5
  • “Beetlejuice” her ne kadar sadece eğlenceli ve sempatik bir hikâyeymiş gibi karşımıza çıkıyor olsa da onun da beslendiği / dayandığı üstü kapalı sosyokültürel dinamikler mevcuttur. Tim Burton’ın da filmlerinde çoğunlukla yaptığı, basit olan düzeni içerisindeki renkli bir ya da birkaç beklenmedik karakterle canlandırma, kaosa sürükleme eğilimi. Dolayısıyla onun filmlerinde karakterler gerçek ötesi olsa da bilindik hayatların içerisine yerleştirilmeleri filmi izleyici algısında eğlenceli hale getiriyor.
Share Button

Odanın ortasında dönmekte olan bir topacın üzerine bırakılmış iki aile -Maitland’lar ve Deetz’ler-, fizik kanunlarının karşı konulamaz gerçekliğiyle uzak köşelere savruk… Topacın sahibi gelir, durdurur ve cebine koyar -Lydia-. Odaya calypsonun da verilmesi ile egzotik dans hareketleri, müzikle birlikte iki ailenin ritmik yakınlaşmaları… “Beetlejuice” farklı yaşamlar, kültürler, ideolojiler benimseyen iki ailenin eğlenceli çarpışma hikâyesidir. Tabii bu farklılıkların bir araya gelebilmesi için bir tarafın ölmesi gerekmektedir.

Yapım yılının 1988 olduğunu dikkate alırsak durum günümüz dünyası için pek de iç açıcı değil. Bir köşede salt mutluluğu seçmiş kasaba ailesi… Öyle ki evleri bile kasabanın dışında, tatil anlayışları evde zaman geçirmek. Öldükten sonra ise “her şeyin fazlası zarardır”ı ispat etmek istercesine evden çıkamamaları, hapsolmaları. Dolayısıyla ölümleri adeta mutluluklarına sıkışmış durumda. Diğer köşede maddi değer hırsıyla yanıp tutuşan şehirli lümpen aile. 27 sene sonra yaşanmakta olanlar film yılının bir öngörüsü yerine o tarihe kadar süregelen ve günümüzden itibaren de süre gidecek olan bir çatışma manşeti. Şehir yaşamının, kalabalığın, modern yozlaşmasının kasaba hayatı, sakinlik ve dinginlikle zıtlaşma hali. Şehrin curcunasında her şeyi bilip, birçok şeyi de tecrübe ederek üstesinden gelindiği yanılsamasıyla sade yaşamların içinin boş kaldığına, en kültürsüz şehir insanın dahi kasaba insanından en az bir üst katmanda olduğuna koşulsuz inanım. Ancak Tim Burton’ın birçok filminde de görülen basit kasaba hayatı bu filmin akışında da salt mutluluk fikriyle sempati kazanırken, kadının ve erkeğin eşit kefede duruşu ile izleyiciyi kendine taraf ediyor. Öte yandan lümpen aile yapısı ataerkillikten kurtulamamış, kadının erkekteki güce ihtiyaç duyması, şehirli hayatın hep bir arayışta olduğu ki bu bazen bir hobi, bazen bir yer edinme ama aslında iç huzur arayışı sahnedeki filmin perdesini aralayınca görülebilmekte.

Benzer bir gidişatla; insanları hedefleri dolayısıyla ayırmak, bölmek aynı şeyi tüketmekten sıkılan bizler için tüketecek farklı alanların yaratılması gelmiş geçmiş en büyük sosyal keşif olabilir. Bundandır ki toplum kategorize edilip öylece bırakılıyor, hedef üzerine hedef yığını oluşturuluyor. İnsanlığa sunulan hedefler çerçevesinde ve düzen dâhilinde yer edinmeye çalışırız. Bunun içinse varmamız gereken bir nokta olduğuna inanırız. Ancak vardığımız noktanın hiçbir zaman bir son olduğunu düşünmez buradan da başka, daha ileri bir noktaya ulaşmamız gerektiğine de inanırız. Hedefler silsilesinde başarı için düzen gerekir. Bize öğretilen “varmayı” öyle odak yaparız ki geçtiğimiz yol umurumuzda mıdır? Farkında bile değilizdir çoğu zaman. Bir kısım bunu level level atlanması gereken bir olgu olarak algılayıp artık hayatlarında sadece bunun mücadelesini verirken; bir kısım ise görevlerin tamamen dışında kalabilmek için mücadele eder. Ancak başta belirttiğim üzere ortak olan konu, istenilen ya da istenildiği sanılan parselde durabilmek için mücadele şart hale getirilmiştir. Bu kavramın dışında durmak, kaçmak olanaksızlaştırılmıştır.

Bu iki ailenin çiftler tenis müsabakasında da bulundukları duruma nasıl geldiklerinden ziyade oldukları sonuçla ilgilenilmektedir. Buna esir düşen seyirci de topun aldığı yola bakmak yerine topun düştüğü yere ve vuruşa ve yine düştüğü yere odaklanır vaziyettedir. Ancak ortaya zıtlıkla gelen bir çarpışma koyulduğunda durum film içerisinde anlaşılır kalabilmektedir. Özellikle filmin bilindik sahnelerinden de olan Deetz’lerin yemek davetinde Maitland’lar hem yeni ev sahiplerini hem de misafirleri korkutup kaçırmak ister. Yaptıkları ruhani şov Maitland’lar için yeterince korkunç ve başarılıdır. Maitland’lar heyecan ve coşkuyla kaçışanları görmek için cama koşar ve beklemeye koyulurlar. Fakat bekledikleri hareketlilik yaşanmaz çünkü o esnada Deetz’ler ve misafirleri aynı dozdaki heyecan ve coşkuyla bundan keyif almışlardır ve tekrarını isterler. Farklı kültür ve değer yargılarıyla bezenmiş hayatlar için algı da bu bakımdan ayrı olmuş, korku yerine yeni bir tecrübe edinmeden kaynaklı hormonların salgılanmasıyla eğlenceye dönmüştür.

Film biraz daha irdelendiğinde ise başka bir perde arkası konu daha dikkat çekiyor. Dini sorgu mu? İnsanın kendine sorgusu mu?

En iyi bildiğin yerde olduğunu düşünürken kaybolmuşluk hissi… Yolu bulmak, adımlarını nereye atman gerektiğini öğrenmek… Örneğin verandanın dışına değil! Öyleyse yardım alınmalı. Kimden? Filmde belirgin bir tanrı algısı geçmezken insanın içindeki “günahkâr” hayat bulmakta; özellikle yol gösterici peygamberin –Juno- diğer mezheptaşlarınla oldukça meşgulken. En zor, umutsuz anında pis, zararlı, şark kurnazı, çapkın günahkârı çağırmak zorunda kalırsın “Beetlejuice”, “Beetlejuice”, “Beetlejuice”. Bu tam da insanın bilinmezlik içindeki umutsuzluğunun içgüdüsel bir refleksidir anlık durumu kurtarma adına. Ortada çözülmesi gereken bir sorun varsa mantığın, almış olduğun ve duraksamış olduğun sosyal çevre öğretileriyle olaya el atarsın; bilmiyorsan aynı çerçevede sorar, araştırır, öğrenirsin. Peki ya çözülmesi gereken sorun çok acilse! Öğretileri ve bilgi kaynaklarını alelacele fırlatıp özünle işe girişirsin, doğru ya da yanlış kavramı olmadan. Ya sonra? Alacağını almış, durumu lehine çevirmişsindir ve artık günahkâra ihtiyacın yoktur. Sıra onu yok etme zamanıdır. Hiç yokmuş, hiç ondan yardım almamışçasına kötüler yerin dibine sokarsın.

“Beetlejuice” her ne kadar sadece eğlenceli ve sempatik bir hikâyeymiş gibi karşımıza çıkıyor olsa da onun da beslendiği / dayandığı üstü kapalı sosyokültürel dinamikler mevcuttur. Tim Burton’ın da filmlerinde çoğunlukla yaptığı, basit olan düzeni içerisindeki renkli bir ya da birkaç beklenmedik karakterle canlandırma, kaosa sürükleme eğilimi. Dolayısıyla onun filmlerinde karakterler gerçek ötesi olsa da bilindik hayatların içerisine yerleştirilmeleri filmi izleyici algısında eğlenceli hale getiriyor.

Not: Henüz detaylı bilgi verilmiş olmasa da “Beetlejuice 2” için çalışmanın başladığı duyuruldu. Tim Burton ve karakteri sevenler için sabırsız ve heyecanlı bekleyiş başlamış oldu.

Konuk Yazar: Eren ERGÜN

, , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.