8. Documentarist İstanbul Belgesel Film Günleri – 1

8. Documentarist İstanbul Belgesel Film Günleri – 1

Share Button

Konuk Yazar: Besna Ağın

8. Documentarist İstanbul Belgesel Film Günleri başladı! Bu yılki festival mekânları Ses Tiyatrosu, Aynalı Geçit Etkinlik Mekânı, Salt Beyoğlu, Şişli Kent Kültür Merkezi olan Documentarist, bir adımını da Kadıköy’e Yeldeğirmeni’ndeki TAK Kadıköy ile attı. TAK Kadıköy bu yıl festivalin en gözde mekânlarından biri. TAK (Tasarım Atölyesi Kadıköy), kendisini “yenilikçi ve yaratıcı fikirlerin uygulamaya geçtiği buluşma ortamı ve Kadıköy’ün mekânsal sorunlarının çözümünde strateji ve tasarım kavramlarını bir araya getirerek, stratejik tasarım yönetimi yaklaşımı ile yürütülen bir tasarım atölyesi” olarak tanımlıyor. TAK’ın temel ilkeleri ve Yeldeğirmeni’ndeki duruşu da ilgi çekici. Bu yenilik ve yaratıcılık mekanını, güzel bir ortak paylaşım alanı haline getirmişler.

Festivalin çoğu mekanı Beyoğlu’nda olsa da, TAK’taki film ve paneller Avrupa yakasını aratmayacak cinsten. Festival,  Yeldeğirmen’inde “Javna Geyik Çobanı Yıl  2000” filmiyle başladı. Documentarist’in bu yılki onur konuğu Stefan Jarl’ın yönettiği, İsveç yapımı bu film; 12 yaşında bir Lapon (evet, Lapon) çocuğun hikâyesini anlatıyor. Documentarist kataloğunda filmin tanıtım yazısındaki benzetmeyi de atlamamak gerek;  “ortalama bir İsveçlinin mesela Kürtler hakkında Laponyadaki Laponlar hakkında bildiğinden daha fazla şey bilmesinden çok etkilenen Jarl Javna’nın portresini oluşturur.” Javna’nın tek düşü, kasabasında kalarak Çernobil’den gelen kirliliğe ve değişen çağa rağmen 2000 yılında geyik çobanı olabilmek. Javna’ya daha önce şehre gidip gitmediği sorulduğunda İsveç’e gittiğini ve orada yapacak hiçbir şey bulamadığını, şehir hayatının sıkıcı olduğunu söylüyor. İçinde bulunduğumuz kişilerin parçalanış çağını analiz edebilmek adına önemli bulduğum film, insanın doğayla ilişkisinin çocuklukta kurulmaya başlandığını net ve yalın bir şekilde ifade ediyor. Javna’nın şekillenmesinde doğanın ve çevresinin etkisi, onu kendi özüne ve doğasına en yakın tutuyor. Belgeselin başı ve sonunda duyduğumuz etkileyici şarkı adeta Javna’nın bakış açısını özetliyor:

Dinleyin, erkek ve kız kardeşlerim.
Atalarınızın seslerini dinleyin.
Neden Dünya’yı zehirliyor ve ona eziyet
edip acı çekmesine izin veriyorsunuz?
Dünya bizim Annemiz.
Eğer  O’nu öldürürsek
Biz de ölürüz.
Nereden geldiğini elbette unutmadın,
öyle değil mi?
Erkek kardeşlerin var.
Kız kardeşlerin var.
Güney Afrika’nın ormanlarında
Grönland’ın çorak kıyılarında
Nereden geldiğini elbette unutmadın,
öyle değil mi?

TAK’taki bir diğer film Petra Lataster-Czisch’in yönettiği Hollanda yapımı “Dans Arzusu”ydu. Başarılı dansçı Flaman-Faslı koreograf Sidi Larbi Cherkaoui’nin Avrupa seyahatini, farklı dans stillerini yaratışını ve dans etme isteğinin altında yatanları odak alan belgesel, özellikle Larbi’nin babasıyla ilişkisi üzerinde duruyor. Larbi için dansın kendisini tek ifade edebildiği alan olmasına rağmen babasının onun dansını homoseksüel işi olarak görmesi Larbi’de onarılmayan kırılmalara yol açıyor. Kendisini sessiz bir çocuk olarak tanımlayan başarılı dansçı, bir şey söylemeden önce dinlemeyi tercih etmesinin bir koreograf olarak da hep dikkatle düşünmesinde ve kavrayıp özümsemesindeki etkisinin farkında; bu da ona farklı bir bilinç kazandırmış. 19 yaşında babası öldüğünde, acısını ve sanatı kavrama çabasını da bu bilinçle devam ettirebilmiş. Fas asıllı bir Müslüman olan babasının onunla ancak derece kazandığında gurur duymasının hiçbir anlamı olmadığını fark ettiği anı anlattığında, bu kopuk bağın ona verdiği zararın tamir edilemeyecek boyutunu görmüş oluyoruz. “Babam çok şey bekliyordu benden. Kafasında ne olmam gerektiğine dair ideal bir resim vardı. Bir aile kurmalı ve kurallara göre yaşamalıydım; yani bir matematikçi veya avukat olarak. Bu üzerimde büyük bir baskı yaratıyordu. Uzun süre buna göre yaşamaya çalıştım. Ama hiç içimden gelmiyordu. Çoğu kez ümidimi kaybettim çünkü öyle olamıyordum, yapamıyordum.”  Belgesel boyunca Larbi’nin umudu dansta bulmasına şahit olmak ise filmin amacına ulaştığının göstergesi.

Yaraya Bal Basmak” ve “Karpotrotter” filmlerinin ardından günün kapanışı “Post-Yugoslav Sinemasına Genel Bakış” paneliyle oldu.  Bu yıl Documentaristle ortak seçkiler oluşturan Kosova’nın en büyük ve en önemli belgesel ve kısa film festivali haline gelen DokuFest’in sanat yönetmeni Veton Nurkollari, Bengi Muzbeg ile birlikte post-Yugoslav sinemasını 80’lerden başlayarak analiz etti ve sıklıkla Emir Kusturica atfında bulunarak doyurucu bir sohbet gerçekleştirdi. Panele katılım ve ilginin büyük olduğunu da belirtmek gerek; bugünkü “Sanat-İsyan” forumu için geç kalmadan gelmekte fayda var!

twitter.com/Bsngn

, , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.