Birdman (2014): Doğruluk mu? Cesaret mi?

Birdman (2014): Doğruluk mu? Cesaret mi?

Yazar Puanı5
  • Birdman, gelebilecek bütün eleştirileri içermeye çalışan, kendini sevdirmeye çalışırken kendini sevmeyi seçip seçmemek arasında kalanların nedenlerini de sorgulayan bir film. İçine girmeyi başarabildiğim bütün filmleri sevdiğimden mi yoksa bir şeyi eleştirebilme cüretini ilk defa bu film ile gösterebildiğimden mi bilmem, mutlaka izlenmesi gereken bir film. Iñárritu, sanat eserinin ‘kült’ değerinden kurtulup ‘sergilenebilme’ değerine haiz olması için Goebbels’in ‘politika estetize edilmeli’ düsturuna karşılık “sanat politikleşmeli” diyen Walter Benjamin’in idealine yaklaşır görünüyor.
Share Button

Sanat nedir? Sanatçı kimdir? Sorduğu ilk sorular bunlar Birdman’in veya Cahilliğin Umulmayan Erdemi’nin. Hawking’in ‘artık felsefe öldü’ dediği, yarım asır içinde içme suyunun ne kadar değerleneceğinin tam olarak bilinemediği bir çağda, nasıl olur da sanatla uğraşabilir insan? Felsefe ölmüşse, sanat da ölmemiş midir zaten? Yoksa en çok bugün mü ihtiyacımız var ona? Anlatacak bir şeyinin olmaması, anlatmanın imkânlarını şımarık bir çocuğun pahalı oyuncağını parçalaması gibi utanmadan zorlamasına engel midir? Örneğin; yalnızca soru cümleleri kurarak bir yazı yazmak, yazıda sorulan soruların içeriğine bakmadan şaşakalınacak, hayranlık uyandıracak bir şey midir?

Sokrates, kavramların somutlaşmasının hataya yol açacağını bildiğinden, doğrudan şaşmamak adına baldıran zehrini içerken ardında yazılı bir şey bırakmamıştı. Ondan kalan iki cümle; ki ilki Delphi’deki Apollon Tapınağı’nın girişinde yazılıdır ve onun dışında başka Antik Yunan bilgelerine de atfedilir: “Kendini bil!” ve “Bildiğim tek şey bir şey bilmediğimdir!”, kavram kargaşasına yol açmadan herkes tarafından anlaşılabilecek yegane ifadeler olarak binlerce yıl öteye, yine bir fetiş ürünü olan yazı sayesinde aktarılıp çıkartmalar halinde otomobil camlarımıza, Facebook iletilerimize ve Matrix filmindeki kahinin mutfağına dek taşındı. İçerik ve biçim birbirleriyle bir yarış içindedirler; çünkü insan düşünmek için kavramlara ihtiyaç duyar. “Sanat” ise ifadelerin altlarını doldurmaya çalışır, tırnak içinden çıkmayı hak ediyorsa. Hepimize olmuştur, anlatacaklarımız vardır ancak karşısına bir ifade getiremeyiz; düşündüğümüz şeyi tam olarak karşılayacak, onu temsil edecek ifadeyi bulamayız. İfadenin içeriği ardında bıraktığı günümüzdeyse, enerji ile maddenin bağıntısını kurmayı başardık ve bütün evreni açıklayacak tek formüle doğru hızla yaklaşıyoruz. Birdman ise içeriğin her yanının istila edildiği ve son Dünya Savaşı’ndan beri artık dördüncü enkarnasyonunda, kopyanın kopyası boyutunda, Baudrillard’ın deyişiyle simülakr düzeyinde yaşadığımız zamanların sıkı bir eleştirisini yaparken suya sabuna da dokunmayan iddialı bir yapım.

“Hayattan istediğini aldın mı?” sorusuyla başlıyor film; “öyleyse neydi istediğin?”: “Kendimi sevilmiş addetmek ve hissetmek yeryüzünde sevildiğimi!” Fenomene dönüşmüş bir süper-kahramanı canlandırdığı için üne kavuşmuş; ancak artık “sanat”a dair de bir şeyler yapmak isteyen oyuncunun sahneye koyduğu, filmin de provaları, ön-gösterimleri ve galası sırasında geçtiği oyunun yazarı Raymond Carver’dan bir fragman.

Ötekiyle olan ilişkimiz vasıtasıyla kurulur “ben”, öteki anlıyorsa anlamlıdır söylediklerimiz; yani daha girişte koyuyor film ortaya amacını ve sorduğu sorulara cevap veriyor: Bir alıcısı olduğu sürece, yani insan oldukça sanat da var olmaya devam edecektir.

Nam-ı diğer “Kuşadam”, başkarakter Riggan Thomson (Michael Keaton) sanatı ilahlaştırmakta ve onu gerçekliğin de üstüne yerleştirmektedir. Gerçekten daha gerçektir sanat; ne ona hayran olan izleyiciler ne de aile dediği kendine yakın bulduğu insanlar sanat kadar gerçektirler. Hayatı taklit etmez sanat ona göre, hayatın üstünde, tanrıya yakın bir yerdedir. Bir “sanatçı” olarak kendisi de yerçekimine dahi karşı gelir; cisimleri onlara dokunmadan hareket ettirir, süper-güçleri vardır, kimse ona inanmasa da.

Riggan başkalarının düşüncelerini kafasına hiç takmamak iddiasındaki Mike (Edward Norton) ile ilk karşılaştığında, Mike oyundan birkaç replik vermesini ister. Düşünüp planlamayı bir an önce bırakalım ve yalnızca yapalım kafasındadır aranan oyuncu. Kuşadamımız oyundan film boyunca en çok karşılaştığımız repliği seçer: “Sanırım, söylediğin şey aşkın mutlak olduğu?” Biraz düşünür Mike ve “Benim bahsettiğim aşk mutlaktır, böyle bir aşkta insanları öldürmezsin” diye yapıştırır cevabı, kelimelerin altında yatan duyguyu da olduğu gibi yansıtmayı becererek. Riggan yeterince şaşırmamıştır “dahi” oyuncunun ağzından senaryoyu biliyormuş gibi(!) doğru cümlelerin çıkmasına. Sonuçta doğru yalnızca bir tanedir; ne olacaktı ya? Kişisel bir tercih sonucu dökülemez böylesine büyülü sözler kâğıda, tanrıyla iletişim halindeki bir peygamberdir “sanatçı” ona göre, tanrının sözleridir bunlar. Mike tam da onun aradığı oyuncudur. Mutlak aşk, mutlak sanat, kesin sorular ve onların kesin cevapları…

Kafasının içindeki ses ise idealize etmez, gayet pragmatiktir; konjonktürün gerekliliklerine göre yaşamayı dayatır. Riggan Thomson’un süper-egosu Birdman özlemektedir eski şaşaalı günleri, şöhreti, zenginliği, vs. Başkarakter her insan gibi uyandığında toplumun etkisindedir ve kendini kendine anlatmayı becerdiğinde, bir nevi kendini kandırmayı, içermeyi başarır. Onların dilinden konuşan kendini de, ikisini bir arada tutmaktır asıl mesele; gerçeklikle kurgunun birleştiği yerde kalmak her zaman mümkün olmaz, hali hazırdaki gerçekliği kabul edemeyen için. Sonuçta sanatçı dilin sınırlarını zorlar, onu kendi şekline sokmaya çalışır, anlatacakları vardır ve fakat anlaşılır olmalıdır anlattıkları. Sonuçta kendi kendine konuşan bir “deli”den farklı olmasını sağlayan birikimi ve dili olağandışı şekilde kullanma yeteneğidir. Öyleyse sinema salonları ancak özel efekt meraklılarını çekiyor diye astronomik bütçelere içi boş filmler mi yapmalı, yoksa en kestirme yoldan hakikat mi anlatılmalı altta yatanı ortaya sermek suretiyle? Her ne kadar atom altı parçacıklarının bile matematiği yapılıyor olsa da, kuantum ancak bir parça sanatın konusu olabilir; çünkü kavramlar üretmek tepeden inme olduğunda içi daha kolay boşaltılabilir bir hal alır, şapka düşer kel görünür.

Filmin asıl merkezine koyacağımız deyiş ilk sahnede, Riggan’ın aynasına yapıştırılmış yazıdır: “Bir şey, bir şeydir; o şey hakkında ne söylendiği değil!” Dolayısıyla kahramanımız da bir anti-kahramandır aslında. Filmin idealize ettiği karakterse Riggan Thomson’ın “problemli” kızı Sam (Emma Stone), babasının onu özel olduğuna inandırma çabalarına rağmen bütün insanları düşündüğünde ne kadar önemsiz olduğunun, etrafında olup bitenin anlamsızlığının farkındadır. Rehabilitasyondan dönmüştür ve hayatını yoluna koymakla uğraşmaktadır. Riggan’ın kendini en dipte bulması ilk önce Sam’in ona, amacının sanat yapmak değil de, yalnızca tekrar gündemde olmak istemesi olduğunu hatırlatmasıyla olur. Diğer herkes de bunun peşindedir zaten; önemsiz olduğunu hissetmekten ödü kopar, bir işe yaradığını hissetmek ister. Riggan Thomson da bütün herkes gibi önemsizdir. Bu görev kızına düşmüştür; kahramanımızsa sigara tablasını oynatır yine dokunmadan. Bir diğer yüzleşmedeyse rehabilitasyonda yaptırdıkları tuvalet kâğıdı çiziktirme egzersiziyle babasına gerçekleri hatırlatacaktır Sam; dünyanın evrende var olduğu altı milyar yılı her ufak çizginin yüz yıla tekabül edecek şekilde temsil ettiği tuvalet kâğıdı rulosuyla resmi bir adım geriye çekilerek gördüğümüzde nelerle karşılaşacağımızı hatırlatmak için burnumuza sokar tabiri caizse. Riggan bu kez de bütün insan ırkıyla ağzının kenarındaki yemek artıklarını silecektir.

İçindeki Macbeth göndermeleriyle biçimin büyülülüğü altında ezilen “kitleler”e -ki bunun sebeplerini anlatma hakkımı da saklı tutuyorum- gönderdiği mesajlarsa çok açık. Oyunun bir parçası olan cadıların cümleleri gerçek büyülerden alınma olduğundan, hurafelerin yakasını bırakmadığı bir oyun olan Macbeth’e de şapka çıkartıyor aşağıdaki alıntıyla göndererek:

“Yarın, yarından sonra bir yarın, bir yarın daha
 Sürüp gidiyor günden güne küçük adımlarla;
 Geçmiş günlerimiz ise nice sersemlere ışık tutmuş
 Ölüm yolunda, toz toprak olmazdan önce.
 Sön, cılız kandil, sön! Hayat dediğin ne ki:
 Yürüyen bir gölge, bir zavallı kukla bu sahnede:
 Bir saat boy gösterip, boyun kırıp gidecek!
 Bir daha da duyulmayacak artık sesi.
 Bir aptalın anlattığı bir masal bu:
 Kuru gürültüler, deli saçmalarıyla dolu.”

Bu dizeleri Lady Macbeth de ölüp, yaşamı tümüyle anlamsız bulduğunda söyleyiverir İskoç Kral. Bana öyle geliyor ki, Iñárritu da farkındadır kapitalist tüketim alışkanlıklarının her şeyin içini boşaltmak amacı yolunda başarıyla ilerlediğinin ve belli ki rahatsızdır bundan. Kıyısından da olsa buna değinmeden geçmek düpedüz ayıp olurdu herhalde(!) Politik bir iddiası olmamakla birlikte kendince değinmektedir cadıların ona vaat ettiği krallığa, eski kralı öldürüp geçmenin verdiği pişmanlığın içini kemirip bitirmesine. Belki o da Lady Iñárritu’nun beklentilerinden ötürü arada kalmıştır, kim bilir(?)

Birdman, gelebilecek bütün eleştirileri içermeye çalışan, kendini sevdirmeye çalışırken kendini sevmeyi seçip seçmemek arasında kalanların nedenlerini de sorgulayan bir film. İçine girmeyi başarabildiğim bütün filmleri sevdiğimden mi yoksa bir şeyi eleştirebilme cüretini ilk defa bu film ile gösterebildiğimden mi bilmem, mutlaka izlenmesi gereken bir film. Sanat eserinin ‘kült’ değerinden kurtulup ‘sergilenebilme’ değerine haiz olması için Goebbels’in ‘politika estetize edilmeli’ düsturuna karşılık “sanat politikleşmeli” diyen Walter Benjamin’in idealine yaklaşır görünüyor Iñárritu. Riggan Thomson gerçekle kurguyu kesiştirerek sahneye gerçek kan getiriyor; ancak onun gerçekten uçabildiğine sonunda inanan kızı sayesinde amacına ulaşıyor. Ölümlü insanlar uçmaz ama sanatçı uçtuğunu zannediyor! Diyor ki sonunda; bütün herkes tarafından kabul edilmeyi beklerken etrafında sana gerçekten değer verenleri ihmal ettin. Belki de budur sanatçının çelişkisi, daha yanı başında olup bitenlerle yakınlık kuramazken bütün insan ırkını etkilemeye çalışmak, dünyanın gidişatını değiştirecek, dili asıl amacı için kullanılmak yoluna sokacak etkiyi yaratmak… Bir makineli tüfek gibi kullanmıyor belki kamerayı ama yine de belli tabuları kırmayı başarıp hakikatin ötesinde karşılık bulan yegâne yanı olan biçimi ustaca kullanırken içeriği de boş bırakmıyor.

Konuk Yazar: Onur TÜFEKCİ

Cineritüel’e yazıları ile katkıda bulunan konuk yazarlarımızın ortak hesabıdır.

, , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir