!f 2015 İçin 20 Film Önerisi

!f 2015 İçin 20 Film Önerisi

Share Button

A Girl Walks Home Alone At Night / Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız – Ana Lily Amirpour, ABD

Yeraltında olana dair merak değişik kültürleri her zaman büyüleye gelmiştir. İran’ın ilk vampir/western filmi olarak lanse edilen Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız bizi hayalî yeraltı kenti Bad City’nin karanlık ve tenha köşelerine davet ediyor. Ölümsüzlüğünün keyfini çıkaran Kız bu terkedilmiş kentin kasvetli sokaklarında gezinmekte, av peşinde koşmaktadır. Drakula kostümlü Arash’la karşılaşması romantik kıpırtılar başlatacaktır. Büyüleyici siyah-beyaz görüntülerin ve psikedelik müziklerin eşliğinde muhteşem bir soundtrack ile uzun süre akıllara kazınması muhtemel atmosferik ve distopik bir dünyanın kapıları açılır. Ana Lily Amirpour, bu ilk filminde tekinsizi tasvir edişiyle ve vampir sinemasına getirdiği taze solukla en heyecan verici yeni nesil sinemacılardan biri olarak hafızalarda yer ediyor.

A Girl Walks Home Alone At Night

Alleluia / Aleluya – Fabrice du Welz, Fransa, Belçika

Michel için kadınları baştan çıkarmak oldukça kolaydır, hatta yaşamını idame ettirmenin bir yoludur. Bir kadını ağına düşürdüğünde ondan her istediğini kolayca alabilmektedir. İnternette tanıştığı Gloria bu kolay avlardan biri gibi gözükse de ikisinin arasındaki ilişki deliliğin sınırlarında gezinerek tenin ve güç ilişkilerinin sınandığı bir hâle bürünür. Gloria, Michel’in asıl ‘iş’ini keşfettiğinde sorgulamadan kabul eder, hatta onun sadık bir yardımcısı olur. Bundan sonra masalsı ve grotesk anlatımıyla aşkın animalistik, tutkunun ve tenin ise en duygusal ve işlenmemiş hâlini odağına alan hemoglobin seviyesi yüksek bir hikâyeye dönüşür. Büyüleyici, tekinsiz atmosferi ve Laurent Lucas ve Lola Dueñas’ın muazzam performanslarıyla adeta nefes alan grenli görüntüleriyle Aleluya, senenin en tedirgin edici gerilimlerinden olmaya aday! Fabrice Du Welz kült film Balayı Aşıkları’ndan yola çıkıp modern bir kara masala varıyor.

Alleluia

Birdman – Alejandro González Iñárritu, ABD

Iñárritu filmlerinin ortak tek bir özelliği varsa, o da yoğunluk olmalı. Duygusal, entelektüel ya da hicivsel… Allahtan hepsi bir arada değil! Birdman’e gelince, oyunculuğuna mı, teatral tarzına mı, dokümanter kamerasına mı bakalım karar vermek zor. Batman’in Michael Keaton’ı, en çok Birdman rolüyle hatırlanan Riggman adlı bir oyuncuyu canlandırıyor. Yönettiği ve oynadığı kısa tiyatro oyununun maddi, manevi, kimliksel, mesleksel her derdine deva olabilmesini umut ediyor. Lakin süreç aklının sınırlarını zorlayan bir deneyime dönüşüyor. Kameranın sürekli takibi, Riggman’in her nefes alışını ya da alamayışını duymamıza neden oluyor. Sanki Michael Keaton’ın hayatından gerçek anlar çalar gibi… Öte yandan dışavurumlar fantastik olsa da fantezi bir noktadan sonra sadece metafor olmaktan çıkıyor. Sonuçta filmi duygusal olmaktan çok düşünsel yapan da bunlar. Iñárritu şöhret dünyasının derin ve yoğun bir hicvini yapmış ve bunu sahnelemiş. Sonra da üşenmemiş, bu oyun içindeki oyunu, kamerayı gözümüze sokarak filme almış. Nasıl mı yapmış? Adı Iñárritu olan bir icatla.

Birdman

I Am Michael / Ben, Michael – Justin Kelly, ABD

2007 yılında, eşcinsel hakları savunucusu, hayatını o ana kadar quir kimliğiyle sürdürmüş Michael Glatze arkadaşlarını ve yakınlarını şoke eden bir kararla “eşcinsellikten vazgeçtiğini” açıklar. Bununla da kalmaz, Hıristiyan bir rahip olarak yaşamını devam ettirmeye karar verir. Ona böyle bir kararı aldıran nedir? Justin Kelly, bu ilk yönetmenlik denemesinde, Michael’daki bu dönüşümün bütün kırılganlığı ve karmaşasının farkındalığıyla, ona sempatiyle yaklaşmamızı sağlayan sorular soruyor. Michael’ın uzun süredir birlikte olduğu partneriyle, idealist, bohem, quir aktivizmine dâhil olduğu yıllardan başlayıp, ölümle karşılaştığı sarsıcı kazaya kadarki süreci ele alan film, Michael’ın cinsellik ve inanç arasındaki kararsızlığıyla baş başa bırakıyor bizi. Özünde bir insanın yaratma ve yok etmeyle ilişkisine dair olan Ben, Michael senenin en çok konuşulacaklarından olmaya aday. Gus van Sant’in yapımcı olarak yer aldığı film meşhur gazeteci Benoit Denizet-Lewis’in Benim Eski Gay Arkadaşım adlı makalesinden uyarlanmış.

I Am Michael

Kaguyahime No Monogatari / Prenses Kaguya Masalı – Isao Takahata, Japonya

Bir bambu ağacının parıldayan sapında yaşlı bir oduncu ve karısı tarafından bulunan avuç içi büyüklüğündeki küçük kız, bir anda büyür ve güzeller güzeli bir kadına dönüşür. Kendisiyle her karşılaşanı büyüleyen bu gizemli prenses, onunla evlenmek için kapıya dizilen prensler arasında en uygununu aramaktadır. Studio Ghibli’nin bu son mucizesi, aynı zamanda stüdyonun kurucularından olan Isao Takahata’nın 1999 tarihli Komşularım Yamadalar’dan beri ilk filmi. Masalları özleyenler için duyusal bir şölen sunan Prenses Kaguya Masalı el yapımı suluboya çizimleri ve muazzam güzellikteki dokunuşlarıyla bize adeta başka bir dünyadan sesleniyor. Bir Japon halk masalından esinlenen, her ânı büyüleyici bu animasyon, melankolik ve dokunaklı ritmiyle pek alışılmadık bir güzelliğe sahip.

Kaguyahime No Monogatari

Maïdan / Meydan – Sergei Loznitsa, Ukrayna, Hollanda

Meydan, geçen sene Ukrayna’da meydana gelen devrimin hazırlanışını gözler önüne seriyor. Önce 500 bin kişinin katıldığı barışçıl gösterilere sonra da polisle olan çatışmalara uzanarak, sokaklara sıçrayan isyanın gelişimini, kalp atışlarını ve şekillenişini büyük Meydan’ın etrafından izliyoruz. Birçok ayaklanma filminin görüntüyü kaydederken el kameralarını, akıllı telefonların mobilliğini tercih ettiği günümüz görüntü dünyasında, Meydan akıntının karşısında yer alarak oldukça minimal, hareketten kaçınan uzun planlarla hemen kendine ayrıksı bir yer ediniyor. Loznitsa’nın yaklaşımı başta alışılmadık gelse de film ilerledikçe duygusal gücünü bu estetik tercihten alıyor. Meydan bu nedenle bir devrimin sadece sosyolojik ve politik arka planını ortaya çıkarmakla kalmıyor, aynı zamanda bir devrimin gerçekleşme sürecinin soluksuz izlenen bir portresine dönüşüyor.

Maïdan
Kumiko, The Treasure Hunter / Kumiko, Hazine Avcısı – David Zellner, ABD, Japonya

Hayatından bezmiş ve yalnız bir kadın olan Kumiko, izlemekten bıkmadığı bir filmin sonunda karların arasına gömülü çantanın varlığından neredeyse emindir. Film, Coen Kardeşler’in kült filmi Fargo’dur ve çanta da o filmin sonunda Steve Buscemi’nin Minnesota’da karların arasında saklamış olduğu meşhur çantadır. Kumiko, Fargo’yu belki yüzlerce defa bir VHS kasetten izlemiştir ve paranın nereye gömülü olduğunu eliyle koymuş gibi bilmektedir. Kabaca çizilmiş bir haritayla birlikte Tokyo’daki sıkıcı yaşamını terk edip Minnesota’nın dondurucu soğuğuna doğru yola çıkmaya karar verir. Bu belki de duyup duyabileceğiniz en ilginç, “sadece filmlerde olabilir” diyebileceğiniz türde hikâyelerden. Ancak film, Coen Kardeşler’in filminden etkilenmiş, çok bilinen bir şehir efsanesine dayanıyor. Bir başka kardeş yönetmen ikilisi Zellner Kardeşler, bu hikâyeden yola çıkarak modern yabancılaşma ve iletişimsizlik üzerine muazzam güzellikte, tuhaf bir film yapıyorlar. O gerçeğin kurmacadan daha tuhaf olduğu filmlerden…

Kumiko, Hazine Avcısı
Life Itself / Hayatın Kendisi – Steve James, ABD

Altmışlarda ve yetmişlerde, yani pek çok kişi için sinemanın altın çağında, Roger Ebert sinema aşkını ve yazma tutkusunu birleştiren ilk sinema yazarlarından oldu. Tam 46 yıl tahtını korudu. Stüdyoların önce destek olduğu, sonra nefret ettiği ve nihayetinde alenen korktuğu bütün mesleki aşamalardan geçti. Bir dönem yorumlarının etkisi öyle arttı ki, en büyük rakibi ve arkadaşı Gene Siskel ile birlikte yaptığı ateşli televizyon programı nerdeyse filmlerin başarısını belirler oldu. Mesela bilir miydiniz Martin Scorsese’nin ilk Ebert tarafından keşfedildiğini? Ya da Werner Herzog’un kariyerinde sadece tek filmi birisine, “sinemanın askeri” Ebert’e adadığını? Ebert popülistti, ana akımı bağrına bastı, Chicago Sun Times’ın emektarı olmaktan gurur duydu, sinemanın nasıl olması gerektiğiyle ilgili ideolojik tartışmalara hiç takılmadı. Sinemayı ve filmler üzerine konuşmayı çok sevdi. Sesini kansere yitirdiğinde, blogu sayesinde hiç konuşmadığı kadar konuştu. Yazamayıncaya kadar yazdı.

Life Itself

Norviyia / Norveç – Yiannis Veslemes, Yunanistan

Norveç, kalp atışı durmasın diye durmadan dans etmek zorunda olan vampir Zano’nun tuhaf ve olağanüstü hikâyesini anlatıyor. Dans etmezse kalbinin duracağını düşünen Zano’nun nevi şahsına münhasır etik kodları var: Zorunda kalmadıkça öldürmüyor. Zano, arkadaşı Jimmy ile buluşmak için Atina’ya geliyor. Başka bir dünyayı anımsatan parlak renkleriyle, karanlık kuytularıyla ve göz alan manzaralarıyla Atina, Zano’nun oyun alanı gibi. Zano Jimmy’yi beklerken, Disco Zardos adında bir bara denk geliyor. Burada aralarında bir sokak kadının ve Norveçli bir uyuşturucu satıcısının da olduğu tuhaf insanlarla tanışıyor. Hep birlikte dünyanın bağırsaklarına doğru bir yola çıkıyorlar. Biliyoruz, bu yazı bir garip. Ama Norveç de olağan bir vampir filmi değil zaten; söze gelmesi imkânsız, tuhaf mı tuhaf bir yolculuk.

Norviyia

Plemya / Kabile – Myroslav Slaboshpytskiy, Ukrayna

Konuşma yok. Anlatıcı yok. Altyazı yok. Müzik yok. Tamamı işitme engelli insanlardan oluşan bir oyuncu kadrosu… Sağır ve dilsiz öğrencilere eğitim veren bir yatılı okula yeni bir çocuk gelir. Etüt dersleri yerine hırsızlık, gasp ve fuhuşun hüküm sürdüğü hiyerarşik bir düzenin içinde kendine yer edinmeye çabalarken, pazarladığı kızlardan birine gönlünü kaptırmasıyla beraber kuralları çiğneyerek düzeni altüst eder. Filmin ilk birkaç dakikasından sonra konuşma ve altyazının eksikliğini unutup ergenliğin sınırları zorlayan fevriliğine ve acımasızlığına teslim olacaksınız. Duyabiliyor olmanızın önem kazandığı tek sahnede ise sağır olmayı yeğleyeceksiniz. Kelimelerin yokluğunda bir yandan da beden performansına şapka çıkaran bu film, sizi bir Rammstein konserinden çıkmışçasına hırpalayacak. İddia ediyoruz, sessizlik hiç bu kadar hunhar ve merhametsiz olmamıştı.

Plemya

Regarding Susan Sontag / Susan Sontag Hakkında – Nancy Kates, ABD

Susan Sontag neslinin ikonlarından biriydi – güçlü bir düşünür, kültürel alanda yol açıcı, sosyal adalet konusunda korkusuzca konuşan bir kadındı. Kırk küsur yıl boyunca Amerika’yı şekillendiren kültürel ve siyasi etkiler konusunda yazdı ve konuştu. Susan Sontag Hakkında belgeselinde ilk kez yazarın yaşamındaki belirleyici anları yakın plan ziyaret ediyoruz. Arşiv görüntüleri, Sontag’ın yazdıkları ve yakın çevresiyle yapılan görüşmelerden oluşan film, yazarın zaaflarını ve içsel mücadelesini de olduğu gibi aktarmaktan geri durmuyor. Erken yaşta başlayan kitap sevdası, ilk gay bar tecrübesi, sanatçı olarak iniş çıkışları, ilk evliliğinden son sevgilisine kadar birçok detaya, yazarın dünyasına açılan bir pencere gibi birinci elden tanıklık edebiliyoruz. Savaş ve terör, cinsellik veya sanatın rolü gibi birbirinden çok farklı alanlarda görüşleriyle çığır açmış ve hâlâ ilham veren bu önemli kadını daha yakından tanıma fırsatını kaçırmayın.

Regarding Susan Sontag

Risttuules / Rüzgârların Arasında – Martti Helde, Estonya

Rüzgârların Arasında bugüne kadar zorunlu göç hakkında yapılmış en şiirsel film olabilir. 1941 Haziran’ında Baltık ülkelerinde evlerinden zorla çıkarılarak Sibirya’ya trenlere bindirilen, on yıllarca açlığa, soğuğa, zor çalışma koşullarına ve ölüme göğüs germek durumunda kalan yüz binleri anmak için yazılmış bir şiir gibi. Gerçek bir hikâyeden esinlenen senaryo, Erna ve kızının hikâyesini siyah-beyaz yaşayan tablolar, Erna’nın mektuplarını okuyan üst ses ve fısıltıları ortam sesleriyle karıştıran bir ses tasarımı ile usulca aktarırken, izleyiciyi trajediyle daha önce girmediği bir ilişkiye sokuyor ve kalbine işliyor. Karanlık, çok karanlık bir dönemde, zamanın donduğu anlarda, hafızanın paramparça edebilen hallerinde, bir rüya ya da bir kâbus olarak yaşamın bilgisinde ve insanın dayanma gücünün ucu açık sınırlarında bir yolculuk bu. İnsanlık tarihini böyle görebilseydik, burası farklı bir yer olurdu.

Risttuules

Sayat Nova, Nran Guyne / Narın Rengi – Sergei Parajanov, Ermenistan

Sembolik bir şiir tiyatroda sahnelenseydi, nasıl bir şey çıkardı ortaya? Böyle bir şey olurdu herhalde. Kafkas dağlarında yaşamış en büyük ozan olarak kabul edilen Ermeni Artin Sayadyan’ın, nam-ı diğer Sayat Nova’nın (Şarkıların Efendisi) şiirlerinden esinlenen Narın Rengi, ozanın hayatındaki kırılma noktalarını son derece imgesel bir dille perdeye aktararak sinemayla ilgili alışkanlıklarımızı tokatlıyor. Restore edilmiş versiyonuyla izleyicilerle buluşan bu kült film, çekildiği zaman ve coğrafya için konu itibariyle oldukça cesur. Yönetmeninin tutuklanmasında ve hapis yatmasında da epey bir rol oynamış. 1968’de çekilen, son derece deneysel ve gerçeküstücü olan bu eser, şairin iç dünyasının yönetmenin hayal gücüyle harmanlanarak üç boyutlu minyatüre dönüşmüş hâli adeta. Peş peşe sıraladığı dinî ve kültürel sembollerle dolu zengin görsel tablolarıyla aşkı, acıyı, hayal kırıklığını ve hüznü anlatan film gizemli, bazen ürkütücü, fakat tam anlamıyla düşsel bir ziyafet.

Sayat Nova, Nran Guyne

Starry Eyes / Şeytanın Gözleri – Kevin Kolsch, Dennis Widmyer, ABD

Sarah Walker Hollywood’da ilk büyük rolünü alabilmek için her şeyi yapmaya hazır, kararlı bir oyuncudur. Birçok sonuçsuz provadan ve sonu olmayan günlük işlerden sonra Astraus Pictures’dan gelen telefonla sanki o büyük role geçme anı gelmiştir Sarah için. Tuhaf geçen provalardan sonra Sarah, efsanevi prodüksiyon şirketinin yeni projesinde başrole layık görülmüştür. Bundan sonra film hem Sarah’yı hem de seyirciyi Hollywood’un karanlık yüzünün başrolde olduğu, sinema dünyası hakkında başka bir filmle baş başa bırakır. Şeytanın Gözleri, Rosemary’nin Bebeği ve Gözü Tamamen Kapalı arasındaki atmosferiyle dikkat çeken rahatsız edici bir paranoya hikâyesi. Kevin Kolsch ve Dennis Widmyer, 80’ler korku sinemasını akla getiren bu filmleriyle o kültün, saplantının, tutsaklığın her an her yerden çıkabildiği muazzam bir sinema dünyası taşlaması ortaya koyuyor ve senenin en çok dikkat çeken korkularından birine imza atıyorlar.

Starry Eyes

The Forbidden Room / Yasaklı Oda – Guy Maddin, Evan Johnson, Kanada

Göbekli, saten kaftanlar içindeki Marv Yasaklı Oda’yı açar ve bizi banyo yapmanın tarihi ve önemi hakkında bilgilendirmeye başlar. Kanadalı sinemacı Guy Maddin, bu kez Evan Johnson’la birlikte yönettiği filminde sessiz filmlere, klasik sinemaya saygı duruşunda bulunuyor. Enerji patlamalarıyla dolu film bizi nelerle karşılaştıracağını asla tahmin edemeyeceğimiz, büyüleyici, eşi benzeri olmayan gerçeküstücü bir yolculuğa davet ediyor. Oyunculuğu ve kendine has mizah anlayışıyla parıldayan bu son başyapıtında Maddin bizi önce bulutların ve gökyüzünün uçsuz bucaksız maviliğine yükseltiyor; sonra suların altına, dünyanın etrafında dolaşıp düşlerin krallığına, oradan da bütün masallarda olduğu gibi kötülüğün, cinayetin, unutkanlığın, aldatmanın ve tutsaklığın diyarına götürüyor. Yıllar sonra büyüleyici bir oyuncu kadrosuyla tam anlamıyla epik bir filmle geri dönen Guy Maddin’e dümende Matthieu Amalric, Charlotte Rampling ve kült oyuncusu Udo Kier eşlik ediyor.

The Forbidden Room
The Look of Silence / Sessizliğin Bakışı – Joshua Oppenheimer, Danimarka, Endonezya, Norveç, Finlandiya, İngiltere

Öldürme Eylemi’nin acı, şiir ve gerçek dolu devamı. Elzem.
!f 2013’te gösterilen Öldürme Eylemi’nde 1960’larda Endonezya’da yüzbinlerce insanı öldüren katillerle bizi çok yakından tanıştıran Joshua Oppenheimer, Sessizliğin Bakışı’nda ise bizi o günlerde abisini kaybetmiş Adi ile tanıştırıyor. Ağabeyinin ölümünün detaylarını Öldürme Eylemi’nin çekimleri sırasında öğrenen Adi, bugün hâlâ iktidarda olan katillerle yüzleşmeye karar veriyor. Kuşkusuz çok cesur bir karar bu. Bazı sorular nasıl sorulur ki? Ama bir o kadar da sessiz bir onur var Adi’nin yüzleşmelerinde. Amacı suçlamak değil, anlamak. Adi, söze gelmeyecek kadar korkunç bir travmaya bir kapanış cümlesi arayan, kolektif bir kâbusun özrünün ve dolayısıyla şifasının peşine düşmüş bir savaşçı.

The Look of Silence
The Midnight Swim / Gece Yarısı Dalışı – Sarah Adina Smith, ABD

Spirit Gölü alışılmadık şekilde uçsuz bucaksızdır. Efsaneye göre yedi kız kardeş, bir gece yarısı dalışı sırasında birbirlerini kurtarmaya çalışırken ölmüşlerdir. Defalarca denemelerine rağmen hiçbir dalgıç suyun dibini görememiştir. Ekoloji araştırmacısı ve aktivist Amelia’nın bir gece yarısı gölde kaybolması üzerine üç kızı çocukluklarının geçtiği evde bir araya gelerek, aralarındaki ilişkiyi temize çekmeye koyulur. Büyük abla Annie, en bağımsız takılan Isa ve her şeyi kameraya kaydeden June arasında, annelerinin kayboluşunun etkisinde geçmişe yönelik kimi hazlar ve husumetler ortaya çıkmaya başlar. Düşsel ve samimi atmosferiyle dikkat çeken Gece Yarısı Dalışı her şeyden önce ruhun, kadınlığın ve kardeşliğin karanlık köşelerinde gezdiriyor bizi. Sarah Adina Smith’in bu akıldan çıkmayacak ilk filmi çocukluktan kalma ninnilerin yeniden hatırlanışı gibi.

The Midnight Swim

The One I Love / Tek Aşkım – Charlie Mcdowell, ABD

Rayından çıkan bir romantik komedi. Kesin çözümün yolunu bulmuş bir evlilik terapisti. “İyi günde ve kötü günde” sözüne sonuna kadar inanmış bir evlilik; ta ki öteyi görene kadar! Çiftler, evlilikler ve ilişkiler hakkında yapılabilecek her türlü filmi gördüğümüzü düşündüğümüz anda karşımıza çıkan bir yenisi. Tek Aşkım, her türlü yıkım veya telafi, en güzel aldanış veya en sert gerçeklik üzerine söylenebilecek yeni bir şey kalmadığını sananları yanıltıyor. Filmin bir yerinde Ethan, Kim Korkar Virginia Woolf’tan? filminin alternatif, tuhaf bir boyutunda gibi olduklarını söylüyor. Yorumun epey ince ve isabetli olduğunu görüyoruz.

The One I Love

What We Do In The Shadows / Aylak Vampirler – Taika Waititi, Jemaine Clement, ABD, Yeni Zelanda

Bu herhangi bir tane daha vampir filmi değil. Nihai vampir filmi! Pek çok eleştirmen tarafından yılın en iyi komedisi ilan edilen film, dört ev arkadaşının geçim ve geçinme dertlerini konu ediyor. İnsan kanıyla beslenme, yüzyılların yaşam ve gönül yorgunluklarını atamama gibi vampirliğe has mücadeleler yanında, modern toplumun sıkıcı dertleriyle de uğraşıyorlar. Kira ödenecek, gece kulübüne gidilecek, kıyafetler yenilenecek… Ve evet, kurt adamlardan oluşan rakip bir çeteleri de var. Ve hatta hepsinin içinin gittiği bir de insanoğlu var. Her şeye rağmen, ölü ve ölümsüz olmak üstüne oldukça da gerçekçi bir film. Sonuç itibariyle ev arkadaşlarına sonsuza kadar mecbursun ve güneş ışığından kaçtığın bir mekânda mahsursun!

What We Do In The Shadows

Yume To Kyôki No Ohkoku / Düşlerin ve Çılgınlığın Krallığı – Mami Sunada, Japonya

Büyüye tanıklık edeceğiniz rehberli tura hoş geldiniz! Bir diğer adıyla, çağımızın en büyük animasyon ustaları Hayao Miyazaki ve Isao Takahata tarafından kurulan Studyo Ghibli’ye. İki ustanın son yapıtlarının yapımı ve sürümü sırasında çekilen belgesel, ustalara hürmetin çok ötesinde. Göz kamaştıran sihrin ardındaki çıplak gerçeklik izlediğimiz. Takahata ve Miyazaki arasındaki ilişkinin, arkadaşlığın, ortaklığın tüm karmaşası; işlerine, hayatlarına ve film dünyasına dair çelişkileri… Miyazaki’nin felsefesi ve dehasına günlük hayatın rutini esnasında bazen pervasız ve hatta depresif çıkışlarıyla tanık oluyoruz. Tüm bu sihrin ardında Noel baba gibi bir büyükbaba yok, daha fazla tanımak isteyeceğiniz etkileyici yaşlı bir adam var. Burada, son yapıtı Rüzgâr Yükseliyor (!f 2014) ile veda edişini izliyoruz ama bu şaşırtıcı tanışıklığın üstüne tüm filmlerini yeniden izleme gerekliliği veda hüznünü biraz alıyor.

Yume To Kyôki No Ohkoku

, , , , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.