Keşfet #49: The Incredible Shrinking Man (1957) – Jack Arnold

Keşfet #49: The Incredible Shrinking Man (1957) – Jack Arnold

Share Button

İnsanın ilk dürtüsü olan “hayatta kalmak” çoğu kez özünde taşıdığı vahşiliğini, işgalciliğini örten bir kılıf olmuştur. Tarih boyunca adım attığı her yeri bu ilk dürtü sayesinde talan etmiş, yayılmacı politikalar izlemiştir. İnsanın parçası olmaktan çok, sahibi olmaya endeksli yaşam biçiminin doğaya uyum sağladığını söylemek mümkün değil. Kendini doğanın ayrılmaz bir parçası olarak gören insanın, doğanın döngüsel sürekliliğini kendi yaşamına yansıtmak istemesi; bunun için kurduğu düşsel çaba, zamanın başlangıcından sonuna dek uzanan bir eksen üzerinde çeşitli mitler yaratmasına sebep olsa da işin özündeki “ait olma / parçası olma” kısmı çoğu kez eksik kalır. Jack Arnold’un imzasını taşıyan The Incredible Shrinking Man / Kendi Kendine Küçülen Adam bilimkurgu ve gerilim ögelerinden beslenerek bu “ait olma” kavramını varoluş kaygılarıyla birleştirmeyi başarır.

Bir deniz yolculuğu sırasında muhtemelen radyoaktif bir bulutun etkisine maruz kalan Scott Carey, yavaş yavaş küçüldüğünü fark eder. Gün geçtikçe elbiseleri bollaşmakta, boyu kısalmaktadır. Doktorların yaptığı türlü testler sonuç vermez, gün çektikçe daha da küçülmektedir. Basının olaya ilgi göstermesi sayesinde kendini kapana kısılmış hisseden Scott, iyice yalnızlığa sürüklenir ve varoluş amacını sorgulamaya başlar. Eve giren bir kedinin saldırısına maruz kalınca, kaçarken bodrum katına düşer. Scott için bir hayat mücadelesi başlamıştır.

Kendini Bilmek, Tüm Bilgeliğin Başlangıcıdır. (Aristoteles)

Doğanın karşısında ne kadar aciz durumda olduğumuzu gözler önüne seren Kendi Kendine Küçülen Adam, ontolojik felsefenin varlıkla ilgili sorunsallarını da filmin çıkarımına dâhil ediyor. Bodruma düştüğü ilk anda etrafı tarayan ve yeni mekânını yayılmacı politika düşüncesiyle kendi mülkü atfeden Scott, orada yaşayan örümceği kendine düşman olarak konumlandırarak bedeni küçülse de insani hırslarından bir şey kaybetmediğini gösterir. Scott’ın çabası hayatta kalmakla ilişkilendirilebilir; ancak detaya bakıldığında asıl resmin büyük bir alanda kendi mülkünü edinme ve orada yaşayanlara saygı göstermeme olduğu görülecektir. Hatta örümceğe açtığı savaş bireysel iktidarını perçinlemekten başka bir işe yaramaz.

Scott’ın filmin sonunda geçirdiği evrimi göz önüne aldığımızda sadece fiziksel değil düşünsel bir algılamanın olduğunu, hatta bu sayede özüne kavuştuğunu söyleyebiliriz. Küçülmeye başladığında kendini ötekileştiren Scott’ın bodrum katında yaşam mücadelesi, sürdürdüğü onca kavga, küçülmeye devam etmesiyle farklı bir noktaya taşınmaktadır. Var olmanın algılamak olduğu (Esse Est Percipi / George Berkeley) düşüncesinden yola çıkarsak, Scott maddi varlıktan ziyade yeni bedeniyle yok olmadığını kabul eder. Ne zamanki tamamen yalnız kalır, işte o zaman insanlığı aklına gelir. Küçüldükçe yok olmaz, değerlenir. Korkularının hiçbir şey olduğunu hissettiği anda gitmesi, kabullenmenin gerçekleşmesine sebep olur. Kabullenme olmadan insanın bir yanının eksik kalacağını söylemek mümkündür.

Scott’un ağzından dökülen “Bu engin yaratılmış âlemin bir anlamı olmalı; o halde benim de bir anlamım olmalı. En küçükten küçük olsam da benim de bir anlamım olmalı. Tanrı nazarında sıfır diye bir şey yoktur. Hala varım.” söylemi, Jack Arnold’un filmin içinde kullandığı sorgulamayı tetikleyen iç sesin bir itirafa dönüşmesidir. Scott, ancak hiçbir şey olduğunda varlığını anlayabilmiştir.

 twitter.com/gok_gkhn

, , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.