Tepenin Ardı (2012): Düşman Yaratmak Üzerine

Tepenin Ardı (2012): Düşman Yaratmak Üzerine

Yazar Puanı4
  • Tepenin Ardı, sorunsalını tanımlarken bir süreç olarak düşmanın nasıl yaratıldığı, ona nasıl kötülük atfedildiği ile ilgilenir. Bunu yaparken de erkeklik, aile ilişkileri ve ikiyüzlü taşra ahlakını arka plana yerleştirir. Alper’in taşrayı romantize etmeden kasvetini tanımlama başarısı, mekânı bir atmosfer olarak ele almamızı sağlar. Olay örgüsündeki kırılmalara izleyicinin şahit olmaması ise yaratılan ortamın güvensizlik ve kolektif paranoyadan beslenmesine sebep olur. Alper, kullandığı metaforu deşifre etmek için ise izleyicinin güncelle kuracağı bağa ve vicdanına güvenmiştir.
Share Button

İnsanoğlu çağlardan beri düşman yaratmak konusunda benzersiz bir tutarlılığa sahip olmuştur. Bunda düşmanı sadece savaşacak bir unsur değil, kendi otoritesini kabul ettirecek bir unsur olarak görmesinin önemi büyük. Biraz açmak gerekirse düşman, kişisel / ulusal çıkarlar adına cephe alınan bir menfaat ilişkisi etrafında şekillenen bir unsurdur ve evet, maalesef ki yaratılabilir. Dünya tarihi hayali düşmanları ete kemiğe büründüren birçok örneğe sahne olmuştur. Ötekiler inşa etmekten, suçu başkasına atmaktan, kendi problemini görmezden gelme hastalığından yıllardır muzdarip Türkiye için de durum, bu açıdan pek parlak değil. Potansiyelini açık bir musluk gibi ziyan eden, taşra kurnazlığını yoluna fener etmiş; sürekli ülkesinin büyümesinin dış güçlerce engellendiğini düşünme eğiliminde, irili ufaklı şehir efsanelerini akılcılığa tercih etmiş bir ulusun başarıya ulaşma şansı nedir? Bu paranoyak düşünce sistematiğinin, iktidarın ekmeğine yağ sürmekten başka bir faydası da bulunmuyor. Paranoya; ulus devletler için sığındıkları güvenli limanlardan, dayanak noktalarından biridir. Öyle ki toplumsal histeriye dönüşen, vahşetle sonuçlanmış örnekleri görmek mümkündür. Bir diğer bakış açısıyla düşman, kimliği tanımlama açısından olmasa bile gruplarının varlıklarını kabul ettirmeleri açısından da önem arz eder. Düşman bizden farklıdır ve bizimkilerden farklı olan adetlere göre davranır. Ötekileşmenin başladığı nokta olan “biz”in devreye girmesi, akıl tutulmasının başladığı anı ifade eder.

Emin Alper’in ilk filmi Tepenin Ardı ulusal bir metafora ulaşmayı başaran bir aile sarmalına bizi ortak eder. İki ailenin birbirini tetikleyen paranoyası, suskunluk ve gizlilikle örtülmüş yaşamları, hayali düşmanları yaratırken izleyiciyi mülkiyet ve erk üzerinden güçlü bir politik söylemin içerisine çeker. Nusret, biri ergenlik çağında deli fişek (Caner), diğeri ise askerlik travmasını atlatamamış (Zafer) iki oğluyla birlikte babası Faik’in ziyaretine gider. Babadan kalma toprağına sahip çıkmak isteyen emekli Faik’in yardımcısı ise Mehmet ve ailesidir. Faik her türlü olumsuzluk için tepenin ardında yaşayan Yörükleri suçlamaktadır bir süre sonra kötülüğün kaynağı olarak gördükleri Yörükler hepsi için ortak düşman haline gelecektir.

“Hep Bir Düşman Vardır.”

Umberto Eco, Düşmanı İnşa Etmek (1) isimli denemesinde New York’ta bir takside geçen anısından bahseder. Pakistanlı olan taksi şoförünün, kendisinin İtalyan olduğunu öğrendiğinde düşmanlarının kimler olduğunu sormasına şaşırmıştır. İhtilaflı topraklar, etnik temelli nefret, sınır ihlalleri gibi nedenlerle hangi halklarla yüzyıllardan beri savaş halinde olduğunu öğrenme isteğinin Eco’yu şaşırtması aslında anlaşılabilir bir durum olmasına rağmen akılcı düşünüldüğünde Eco’nun düşmanı ret etmesi ya da yok sayması anlamsız hale gelecektir. Buradan çıkarımla filme dönersek, Eco’nun çevresindeki rakiplerini düşman olarak nitelememesi bağlı bulunduğu cemaatin de öyle düşündüğünü göstermez. Faik’in ıslarla Yörükleri düşman göstermesine karşı ilk etapta kimseyi yanına çekememiş olması bunun göstergesidir. Ailenin diğer bireyleri bir düşman görmezken, ailenin reisinin düşmanı net bir şekilde tanımlamasıyla işler değiştirecektir. Çünkü düşmanı tanımlamak için ilk önce işaret etmek gerekir; işaret otoriteden gelir. Burada dikkatinizi çekmek istediğim nokta; bizi tehdit eden, neredeyse doğal bir olgu olan düşmanın belirlenmesi değil, düşmanı üretme ve şeytanlaştırma sürecidir.

Bir cemaatin bir başkasını ötekileştirmesi, kendi iç ilişkilerinde bir tür savunma mekanizması olarak görülmesi yaygın bir durumdur. Bu öfke dolu, dışlayıcı yöntemde altı çizilmesi gereken nokta, içerdiği biat kültürünün ve iktidar ilişkilerinin içselleştirilmesidir. İktidarın kendi saplantısını gruba mal etmesi, grubun da sürünün parçası olmayı tercih etmesine sebep olur. Filmde Faik’in sürekli Yörükler hakkında farazi konuşması, telkinlere kulağını kapatması ve suçlamaya devam etmesi bir süre sonra grubun içindeki otoritesini pekiştirme görevi de görür. Bir anlamda Yörükler hem düşman hem de yardımcıdır. Mehmet’in bu mevsimde taşlar yuvarlanıyor demesi mühim değildir mesela, önemli olan iktidarın simgesinin o söyleme inanmamasıdır. Gerçek değiştirilebilir ya da ayrıştırılabilir. Diğer taraftan Faik’in işbirlikçi edinmesi zorunludur, çünkü koşulsuz biat istiyorsa işbirlikçi de gereklidir.

Düşman yaratmanın anlaşılmaz noktalarından birisi de yaratılan düşmanın tanımlanmasından geçer; çoğu kez ötekiyi politik bir zeminde tanımlamak, içinin kofluğunu örten bir kabuktur. Bir anlamda bunlar kötü demek yeterli değildir; iktidar daha genel bir söyleme ihtiyaç duyar. Yörükleri düşman ilan ederken evlerindeki Yörük kızını iyi ilan etmesi bu açıdan önemlidir. Aslında kötü olan Yörükler değil, biat etmeyen Yörüklerdir. Türkiye’de etnik kimlikleri bu sığ yorumla ele alan -benim Kürt / Laz / Çerkez / Alevi vs. arkadaşlarım var- söylemiyle Faik’in Yörükleri tanımlaması pek farklı değildir. Dikkatli bakarsak ötekileştirip dışlayan, varlıklarını biat koşuluyla kabul eden ‘Faik türevleri’ni görmemek imkânsızdır.

Kamuflajın Altında Erk

Emin Alper’in tamamen eril bir kimlik üzerine inşa ettiği Tepenin Ardı çok karakterli bir yapı kurmuş olmasına rağmen mikro düzeyde iktidar silsilesinden ibarettir. Gündelik hayatın hoyratlığı içerisine sinen şer, öyle tepenin ardına atılacak kadar basit değildir. Küçük bir kıvılcım şiddetin dalga dalga büyümesine sebep olur. Herşeyin Yörüklerin taş atmasıyla başladığını ya da iktidarın öyle düşünmemizi istediğini unutmamak gerekir. Taş atmanın paranoyak bir iktidar için kabul edilemez olduğunu zaten kolektif bilincimiz sayesinde öğrendik. Ancak makro düzeyde konuya baktığımızda konunun mülkiyet ilişkisi ile bağını atlamamak gerekir. Faik’in mülkiyetle ilişkisi, Mehmet için yaşam mücadelesi ile eşdeğerdir. Erk, toprak ve güç sahibinindir. Mehmet’in filmin başında kavaklara zarar vermesi de bu bağlamda değerlendirilebilir. Yapabileceği gizli saklı birkaç fideyi kırmaktan ibarettir. Bir tür feodal yapının izdüşümü olan Tepenin Ardı’nda herkes bir şeyleri gizleme telaşındadır; ki sır erkekler arasında hiç umulmadık kadar yaygındır.

Saklanma metaforunu Alper birçok kez kullanır: Askerlik travmasını atlatamamış Zafer, sürekli bir yere geçme planı yapan eski timinin hayallerini görür. Komutanın ısrarla kamuflajın sağlam mı diye sorması boşuna değildir. Sağlam değildir. İstemediği savaşın parçası olduğundan bir keçinin arkasına saklanır Zafer; diğerleri ise kötülüğü zırh gibi üstlerine geçirmişlerdir. Zafer’in ölümünün Faik için meydan okumaya dönüşmesi kaçınılmazdır. Asıl sebep Zafer’in öldürülmesi değil, kendi iktidarına yapılan saldırıdır. Düşman varsa kahraman da vardır. Cesedin başında yaptıkları toplantı gibi Faik ve ona biat edenlerin derdi kahraman olmakla ilgilidir.

Tepenin diğer yarısını düşman olarak ötekileştiren grubun, kendi tarafını hiç tanımlama ihtiyacı duymamasını basit bir refleks olarak görmek mümkün değildir. Kamuflajın bir diğer şekli olan aile ve ailenin bir arada olma zorunluluğunun da olaylardaki payını yadsımamak gerekir.

Sonuç Yerine

Tepenin Ardı, sorunsalını tanımlarken bir süreç olarak düşmanın nasıl yaratıldığı, ona nasıl kötülük atfedildiği ile ilgilenir. Bunu yaparken de erkeklik, aile ilişkileri ve ikiyüzlü taşra ahlakını arka plana yerleştirir. Alper’in taşrayı romantize etmeden kasvetini tanımlama başarısı, mekânı bir atmosfer olarak ele almamızı sağlar. Olay örgüsündeki kırılmalara izleyicinin şahit olmaması ise yaratılan ortamın güvensizlik ve kolektif paranoyadan beslenmesine sebep olur. Alper, kullandığı metaforu deşifre etmek için ise izleyicinin güncelle kuracağı bağa ve vicdanına güvenmiştir.

(1) Umberto Eco, Düşman Yaratmak ve Rastgele Yazılar, Doğan Kitap

#cineritüeltop150

twitter.com/gok_gkhn

Gökhan Gök

İşletme ve Finans lisans mezunu, Sosyoloji öğrencisi. Kendi blogu ve DVD+ dergisi forumundan sonra sinema yazılarını yayınlamaya Sinemaximum sitesi ile başladı. Daha sonra yaklaşık 2 yıl Türkiye’nin ilk online sinema dergisi Sinemalife’da Düş Perdesi ve Ev Sineması bölümlerini yürüttü. Kanal D Home Video DVD dergisinde yazdı. Temmuz 2013’de Cineritüel ekibine katıldı. Philip Morris Ezd kanalında Planlama ve Analiz bölümünde çalışmaktadır.

, , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.