The Cook, The Thief, His Wife & Her Lover (1989): Perdede Maniyerizm Denemesi

The Cook, The Thief, His Wife & Her Lover (1989): Perdede Maniyerizm Denemesi

Yazar Puanı4.5
  • Sembolizmin doruklarında gezinen Greenaway, faşizm ve diktatörlüğün halk ve aydınlar üzerinde kurduğu baskının, egemenliğin halktan tamamen alınmasının, kapitalizmin sağladığı güçle alt sınıfların ezilmesinin bir temsilini gerçekleştiriyor. Ayrıca Fransız Devrimi’ne uzanıp ezilen halkın bir noktadan sonra tahammül etmekten vazgeçip haklarını geri almasına kadar gidiyor.
Share Button

Peter Greenaway ile ilk kez tanışacakları kuşkusuz sancılı bir süreç bekliyor. Yazılı metin üzerinden resimlendirerek anlatım olarak tabir ettiği klasik sinemadan nefret eden ve sanatların en derini, en avantajlısı olması gerekirken hiçbir zaman kendini gerçekleştiremediğini düşündüğü sinemaya, sanatsal yön vermek için çok farklı şeylerin peşinden koşan bir sinemacı Greenaway. Aslen ressamlıktan gelen İngiliz sanatçı, roman yazarlığı, sergi düzenlemeleri gibi farklı kulvarlarda adından söz ettirecek ürünler ortaya koyuyor. Geç Rönesans (maniyerist) döneminden, kübizm ve sembolizm gibi resim odaklı akımlardan etkilenen Greenaway, sinemasını da sembolik anlamlarla dolu hareketli tablo hüviyetine sokuyor.

“Aşçı, Hırsız, Karısı ve Aşığı” filminde mizansenini ve kostümlerini arka plana aldığı Hollanda’lı maniyerist ressamlardan Frans Hals’ın “The Banquet of the Officers of the St. George Militia Company” tablosundan yararlanarak oluşturan Greenaway’in kamerası, büyük bir tabloyu sağdan sola veya soldan sağa tarayan göz hareketleri çizdiği anlarda oldukça dikkat çekici bir sunum sergiliyor. Film olay örgüsü olarak, gurme düşkünü ancak kaba, görgüsüz ve zorba Albert Spica’nın hem sahibi hem de sürekli müşterisi olduğu Le Hollandais restoranında adeta terör estirdiği sekiz akşamı; aşçı Richard, Spica’nın karısı Georgina ve Georgina’nın gizli aşkı Michael’ın üzerinde oluşturduğu baskıyı ve sonunda meydana gelen başkaldırıyı bizlere sunuyor. Fakat sembolizmin doruklarında gezinen Greenaway daha çok faşizm ve diktatörlüğün halk ve aydınlar üzerinde kurduğu baskının, egemenliğin halktan tamamen alınmasının, kapitalizmin sağladığı güçle alt sınıfların ezilmesinin bir temsilini gerçekleştiriyor. Ayrıca Fransız Devrimi’ne uzanıp ezilen halkın bir noktadan sonra tahammül etmekten vazgeçip haklarını geri almasına kadar gidiyor.

Filmde en çok üzerinde durulan, en sıkı örülen karakter Albert Spica (izleyenleri de yıpratan muhteşem performansıyla Michael Gambon). Ağzından dökülen her cümleden bir anlam çıkarmanın mümkün olduğu karakter, filmin daha başında aldığı kapitalist güçle insanlara köpek muamelesi yaparak filme ağırlığını koyuyor. Sürekli emirler yağdıran, yasaklar getiren Albert bilgisi dışında şeyler gerçekleştikçe huzursuzluk yaratıyor. Albert karakteri kapitalizm, faşizm ve diktatörlük vasıflarını üzerinde toplarken Albert’ın karısı Georgina (Helen Mirren) ise onun baktığı, koruduğu, beslediği halkı simgeliyor. Georgina’nın aşığı Michael’ın (Alan Howard) kitaplarla birlikteliği ve ağırbaşlılığı ona aydın kesim vasfı yükleyebilmemize olanak sağlıyor. Restoranın aşçısı Richard’a (Richard Bohringer) ise muhalefet temsili yüklenebilir. Sembolik anlatımla diktatör, halkın ve muhalefetin desteklediği aydını yok ettiğinde bir yıldız daha kayıyor ve halkla muhalefetin birlik olup diktatörün karşısına geçmesi ile devrim başlamış oluyor. Ayrıca filmin hazımsızlığa ve kusmaya da bolca vurgu yaptığını da ekleyelim.

Bunlar gibi pek çok ve farklı sembolik anlatım bulmanın mümkün olduğu filmde kuşkusuz esas zevk veren unsur filmin görselliği. İşte Greenaway’in resim yeteneği burada kendini gösteriyor. Çekimler için kurulan beş seti birer tablo gibi düşünüp hepsine ayrı ayrı renkler yüklediği filmini yan yana sergilenmiş tablolar gibi sunan Greenaway, kurgulanmış sahne değişikliğini gizleyip karakterlerin tablodan tabloya hareketi gibi “algılatma” başarısı sergiliyor. Yer yer uzun planların hakim olduğu filmin restoranda geçen bölümlerinden aşçının tablosu olarak düşünebileceğimiz mutfak, sarının; Albert Spica’nın tablosu yemek salonu, kırmızının; Georgina Spica’nın tablosu tuvalet, beyazın ve park alanı ise koyu mavinin hakimiyetinde. Özellikle Albert ve Georgina’nın bu mekanlardan hangisine girse elbiselerinin de oraya ait renge büründüğü rahatlıkla fark ediliyor. Georgina’nın aşığı Michael’ın tablosu diyebileceğimiz Fransız Devrimi kitaplığı ise kahverenginin hakimiyetinde.

Tim Roth, karakteri ve oyunuyla filmin sürprizi. Atlanmaması gereken diğer kişiler; insanın zihnine çakılan melodileri ile Michael Nyman ve film için çok önemli olan kostüm çalışması ile Jean-Paul Gaultier.

Not: Bu yazı ilk olarak Home Video dergisinin Ekim 2008 tarihli 6. sayısında yayınlanmıştır.

, , , , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.