Korkuyorum Anne (2004): Erkek Olmak ya da Olmamak Arasında Ödipal Çatışma

Korkuyorum Anne (2004): Erkek Olmak ya da Olmamak Arasında Ödipal Çatışma

Share Button

Freud’a göre her insan içinde bulunduğu durumdan nasıl kurtulacağını ancak kendi yöntemleriyle bulmaktadır. Türk sinemasının son on yılının en önemli, en farklı, en yenilikçi yönetmenlerinden Reha Erdem’de filmlerinde karakterleri üzerinde yarattığı sancılı durumlardan ancak karakterlerin kendilerinin bulduğu çözümlerle kurtulmalarını sağlamıştır. Bu durum aslında karakterlerin yaratılan dünya karşısında ne kadar tatmin noktasına ulaştıkları ve kendilerine vaat edilen ile değişimi gerçekleştirebilmek için kendinde var olan güçle alakalıdır.

Erdem, karakterlerinin büyüme veya büyüyememe sanrılarını da kendi içindeki bütünlükle anlatır. “Korkuyorum Anne”de Erdem, Ali ve Keten’in büyüyemeyen ruhlarının büyümüş bedenlerine hapsolmalarını ve baskın baba/anne figürü karşısındaki durumlarını anlatmaktadır. Aslında anlatılan hikâyeler baskın ve bastırılmış “erkek”lik sancılarıdır. “Korkuyorum Anne” bir tarafta hafızasını kaybeden ve sadece babasını hatırlamayan Ali, diğer tarafta baba olmaya çalışan annenin baskısı altında ezilmiş Keten, diğer tarafta “erkekliğe adım atma” vaadiyle kandırılan Çetin, erkekliğin kadınların onları beğenmesiyle eş değer bir olgu olduğu varsayımındaki Kasap ve “adam olma”nın koşulundan kaçan Aytekin’in hikâyesidir. Kısacası toplumun “erkek”lik kalıpları içerisinde erkekliğin nasıl olması gerektiğinin motomod anlatımını barındıran bir hikâyedir. Aslında bu durum özgürleşmenin önündeki kettir.

Reha Erdem sinemasında erkeklik, ana akım sinemada olduğu gibi bir hâkimiyet, bir üstünlük unsuru olarak görülmemesine rağmen mevcut durumun bu olduğu filmlerinde resmedilmiş, babaya başkaldırı otoriteye başkaldırıyla eş değer sayılmış ve bu yolla mevcut yapı eleştirilmiştir.

Korkarak yaşayan erkelerin korkmadan yaşıyor görünme sancıları

Reha Erdem filme Ali’nin “korkuyorum anne” sözüyle başlar. Bu söz aslında erkeklerin yaşantılarında bastırılmış duygularının dışa vurumudur; çünkü onların en hakiki ve hiç söyleyemedikleri şeydir korku. Bunun nedeni, toplumun onlara “erkek adam sünnet olur, erkek adam askere gider, erkek adam ağlamaz, erkek adam korkmaz, erkek adam çalışır” baskısı kurmasıdır. Erkek adamın ne yapacağı toplum tarafından önceden belirlenmiştir bile, üzerine bir şey eklemeye gerek yoktur, duygu yoktur. Fakat filmde olduğu gibi erkekler korkularıyla yüzleşemez, onları itiraf bile edemez. Hep bir güç hep bir iktidar öznesi olmayı tercih ederler. Böylelikle Adem’den beri süre gelen erkek duruşlarını kendi içgüdüsel korumacı tavırlarıyla izole etmiş olurlar. Fakat yıllardır muhafaza ettikleri durum sadece bir kişi karşısında, anneleri karşısında daha tolare ve izole dünyalarından arındırılmış, arı bir biçimde görülür. Ali’nin “korkuyorum anne” demesi, Ali ve Keten’in tüm sıkıntılardan kaçmak üzere sığındıkları tepenin başında “korkuyorum anne” diye bağırmalarının sebebini burada aramak gerekir.

Tabii filmde erkeklere tolare edilen durum kadınlar için kullanılmaz. Kadınlar hep savunulmaya muhtaç varlıklardır. Onlar bunun için yaratılmıştır. Korkak ve acizdirler. Kadınların korkularını dillendirebilmeleri bu sebebe dayandırılır. İpek’in Keten gibi özgüven yoksunu biri tarafından bile korunmaya alınışı, Neriman’ın çocuğuna bakabilmek için baba figürünü benimsemesi bunlara örnek gösterilebilir.

Korkuyorum Anne’de Reha Erdem zamana vurgu yapmaz. Bunu sebepleri arasında, insanlığın varoluşundan beri ya da erkeğin kaburgasından yaratılan kadın bu dünyaya gelmediğinden beri erkeklerin hep aynı sorunla karşılaşmaları olarak da gösterilebilir. Mekân olarak İstanbul ve çeşitli semtlerinin tercih edilmesiyle de bir dönem vurgusu yapılmamakta. Burada mekân ile günlük akış arasında bir bağ kurulması hedefleniyor.

Erdem’in filmlerinde sıklıkla karşımıza çıkan babanın otorite, kural koyucu olması karakterlerin baş kaldırışı, isyanı ile bütünlük içerisinde verilir. Bu durum aslında filmlerin bir bakıma politik bir tutumunu da gözler önüne sermektedir. Çünkü otorite karşısında ona isyan vardır.

Ali ve Keten’in çıkmazı

Rasih Bey ve Neriman Hanım, Keten ve Ali’nin hayatlarının şekillenmesini sağlamaktadır. İki ebeveynde çocuklarını özgüvenden yoksun bir hayat içinde idame etmişlerdir. Ali’nin ilerlemiş yaşına rağmen hayata tutunamaması ve hafızasını kaybının ardından bir tek babasını hatırlamaması bastırılmış korkularını, hayatının itilmişliğini gösterir. Ya da Keten’in İpek’e duygusal hislerini açamaması veya ilerlemiş yaşına rağmen hala geceleri altını ıslatması gibi. İki karakterde aile içerisinde “anne” figürüne hasrettir. Her ne kadar Neriman Hanım anne olsa da aslında babasız bir erkek çocuk yetiştirdiği için anne rolünü terk eden babadır. Baba olmayı tercih etmiştir ya da tercihten ziyade hayat bu şartları sağlamıştır. Çünkü ataerkil bir düzen içerisinde baba evin reisidir ve reis evin geçimini sağlar. Babasız bir çocuk yetiştiren Neriman Hanım’da bu reislik rolünü benimsediği için bir anneden çok baba gibi yaklaşır Keten’e ve onu bir anne şefkatinden ziyade baba otoritesinin yarattığı özgüven eksikliğine mahkûm eder.

Ali ve Keten yaş itibariyle ergenlik zamanlarını geçmiş kabul edilseler de aslında içlerinde bu durumu aşamayan iki bireydir. Ali’nin hafıza kaybının ardından sadece babasını hatırlamaması, Ali’nin ödipal durumunun çarpıcı örnekleri arasındadır. Çünkü ödipal’de baba figürüdür “düşman” kabul edilen. Ali’nin annesi olmamasına rağmen kendini büyüten babasına karşı böyle bir tutum içerisine girmesi filmde de gösterildiği üzere babasının Ali’yi sünnet etmesi yani Ali’nin bedenine müdahalesi görülebilir. Aynı durum Çetin’in sünnetten kaçışında da verilir. Sünnet erkek bedeninde uygulanması zorunlu görülen bir ritüeldir. Fakat Çetin’e rağmen Ali’nin bu durumu bunca zaman sonunda bile atlatamaması babası tarafından gerçekleştirilen bu ritüelin ödipal yaklaşım içerisinde iğdiş olarak beyninde yer edinmesine sebep olmuştur.

Ödipal durum filmin final sahnesinde daha da belirgin olarak gözler önüne serilir çünkü Neriman ve Rasim’den kaçan özgüven eksikliği bulunan Ali ve Keten kendilerini kaçış noktalarında bulurlar. Her ne kadar bu nokta onlar için bir sıkışma imgesi olsa da. Çünkü kaçabilecekleri en üst noktada kalmışlar ve oradan başka gidecek yerleri de yoktur. Otorite yani anne ve baba figürleri (aslında her ikisi de baba) çocuklarını mahkûm ettikleri bir sıkışmadır bu. Ali ve Keten’in aslında özden uzaklaşma istemeleri yani otorite karşısındaki isyanları ama yine o otoriteye muhtaç olmaları bir bakıma kendi hesaplaşmalarını da gözler önüne serer. Kırmak istedikleri zincirleri vardır, çıktıkları tepe bu zincirin son halkasını oluşturur. Ali hafızasını kaybederek ve baba figürünü oradan silerek bir bakıma zincirini kırmıştır.

#cineritüeltop150

twitter.com/demetozturk

Demet Öztürk

Lise eğitimine başladığından beri Gazetecilik ve Radyo-Televizyon ve Sinema okumaktadır. Doktora eğitimini de bu alanda yapmaya devam etmeyi planlıyor. Çalışma hayatına gazetecilikle başlayıp sinemayı da beraberinde devam ettirmiştir. 8 yıl Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde ve sinema filmlerinde reji asistanı olarak çalıştı. Çektiği kısa metraj filmler pek çok festivalin yarışma bölümünde yer alıp gösterimleri gerçekleştirildi. Bu festivallerden ödülleri de bulunmaktadır. Kendi blogunda yazdığı yazıların ardından kurulduğundan beri Cineritüel’de sinema üzerine yazmaya devam etmektedir. Uzmanlık alanı Türkiye Sineması olup, absürtlük ve komedi favori dallarıdır.

, , , , , , , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir