Keşfet #28: D.O.A. (1950) – Rudolph Maté

Keşfet #28: D.O.A. (1950) – Rudolph Maté

Share Button

Konuk Yazar: Burç Karabulut

Film noir, İsviçreli sinema eleştirmeni Nino Frank tarafından isimlendirildiğinden beri bir sürü tartışmaya konu olmuştur. Film noir’in, bir estetik mi, bir atmosfer mi, bir duygu yoğunluğu mu yoksa yeni bir janr mı olduğu hala çözülemez dursun, nasıl var olduğuna dair eleştirmenler arasında bir ortak payda var: Bu belirsiz, kaygan, tekinsiz, ne olduğu müphem “film noir”in, 2. Dünya Savaşı’nın karanlık ve tekinsiz atmosferinde birdenbire zirve yaptığına hemen hemen her eleştirmen hemfikirdir. Film noir’i gerçekten karakterize eden şey yine genel kabullere göre; pesimist bir dünya görüşü, içinden çıkılamayacak labirentler ve genellikle kötü bir kadere ilerleyen sert dedektif ile öldürücü bir cazibeye sahip olan ama bir türlü güven vermeyen ya da güvenilmeyen kadınlarıyla tanımlanır. Bu tanımlama tam da savaşın ruh halinin etkisiyle oluşmuş bir sinemayı sunarken, Alman korku filmlerinin dışavurumcu estetiğinin Amerika’ya taşmasıyla film noir meydana gelir. 1930’larda başladığı varsayılan bu kara dalga resmen ülkenin, hatta o zamanki dünyanın ruh halini dışarıya yansıtmada zorluk çekmiyordu. 1929 ekonomik buhranı, ardından gelen savaş ekonomisi ve sonrası ekonomik sıkıntılar, “Noir”a ilham verirken, kendi estetiği de bu dünyanın üstüne kuruldu. Sinematografisini güç aldığı siyah-beyaz filmlere borçluyken, aynı zamanda kullandığı düşük ışıkla da suçlu ve masum ayrımını nerdeyse imkânsız kılacak kadar paranoyak bir dünyayı tezahür ettirmeyi başarıyordu. Film noir’in cazibesini yaratan nedir diye sorulsa, kesinlikle, iç içe geçmiş, her an bir girdaba girecek olan ya da labirentleşen olay örgüsüdür denirdi. Ana karakter olan sert dedektifin, bir suçu çözmek için açtığı birçok kapının, konuştuğu birçok insanın dedektifi yönelttiği yer tam da bu labirentlerdir. Sert dedektif bu kapıları geçtiği an; bir diğerine gelir, ki paranoyası o yüzdendir, ki hiç eksik olmaz.

Yönetmenliğini Rudolph Maté’nin yaptığı, 1950 yapımı D.O.A.’nin başkarakteri Frank Bigelow, film noir’a aykırı olan bir dedektif değildir ama kaderin kötü oyunu sonucu hazin bir durumdadır; içtiği zehirle öldürülmüştür. Döneme göre en yenilikçi sahneyle açılan film, Frank’in şu şok edici sözleriyle devam eder: “Bir cinayet rapor etmek istiyorum. Öldürülen kim? Benim”. Bu andan itibaren Frank’in katilini öğrenmekten başka çaresi yoktur. D.O.A.’nin, ayrıca, hem mizahı hem trajediyi içinde barındırarak film noir içinde yenilikçi bir kırılmaya gittiği de söylenebilir.

Not: Bu yazı ilk olarak 10.08.2014 tarihinde Evrensel Gazetesi Pazar Eki’nde yayınlanmıştır.

twitter.com/Burckarabulut

, , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.