The Double (2013): Ayna Olgusu

The Double (2013): Ayna Olgusu

Share Button

Ayna farklı sanat dallarında birçok sanatçı tarafından çeşitli biçimlerde ikonlaştırılmıştır. Bunların en geneli yansıtmacı yaklaşım ve kurgucu yaklaşımdır. Yansıtmacı yaklaşımda anlam öznenin ya da nesnenin kendisinde; kurgucu yaklaşımda ise anlam özne ya da nesnede durağan değildir. Geleneksel algıya göre ayna gerçekliğin olduğu gibi yansıtılması için kullanılan en temel metaforlardan biri olmasına rağmen, René Magritte, resimlerinde ayna ikonunu yapısöküme uğratarak geleneksel algıdaki aynanın yansıtmacı kuramına eleştiri getirerek aynayı yok etmiştir. İşte Richard Ayoade’nin Dostoyevski’nin aynı adlı romanından uyarladığı The Double / Öteki filminin başarısı, biçimsel olarak Magritte’in yapıbozumcu anlayışını benimsemesi ve Kafkaesk yaklaşımlarından kaynaklı.

Dostoyevski’ye ait bir metin üzerinde Kafkaesk bir anlatı oluşturabilmesi Ayoade’nin biçimde tercih ettiği yapıbozumu içeriğe de ustaca uygulayabilmesinde yatıyor. Filmde Dostoyevski’nin 7. derece memuru Kafka’nın büyük memuruna dönüşür ve Simon’ın iş yerindeki memuriyeti Kafka’nın büyük memuru ile yoğun paralellik gösterir. Ayrıca Kafka’nın bütün yapıtlarında konunun bütününden çok ayrıntıların serimlenişinin ön planda olması film için de geçerli. Büyük yıkımların küçük ayrıntılarda gizlendiği, günlük hayatın ve davranışların sistemi kendinden ürettiği ve bütün hayat alanlarımızın içine işlemiş iktidar ilişkilerini ve insanın şeyleşmesini filmdeki karakterler arasında yaşanan hangi tekil çatışmadan yola çıkarsak çıkalım duyumsayabiliriz ve bu tam olarak Kafka romanlarına has bir tutumdur.

Kafkaesk bir üslup tutturabilmenin en başat ögesi ise bir kasvet ortamı oluşturabilmektir. İktidarın kendini tanrılaştırma isteğinden dolayı merkezileşmesi, kurum içi ilişkilerde ve statülerde çıkıştan çok labirentvari yapıların inşa edilmesi ve bütün bunların sonucunda bireyin giderek kişiliksizleşmesi, en son olarak da büyük yıkıma ulaşması bu ortamı oluşturmada en çok başvurulan yöntemler. Simon’ın iş yaşantısı, iş yerinin labirentsel dizaynı, Albay ile oluşturulan tanrılaştırma metaforu ve intihar olgusu (büyük yıkım) da bizlere bunu gösterir.

Filmin somut ve soyut bir biçimde ayna metaforunu kullanarak Dostoyevski’ye ait bir içeriği Kafkaesk bir üslupla az önce bahsettiğim kasvet ortamının oluşturulması için nasıl kullandığını örneklendirmeye çalışayım.

Aynaya bakan için nesne hem aynanın içinde hem de aynanın dışında gerçek dünyadadır. Yani bu ikili yaklaşımdan yola çıkarak hem kendi gördüğümüz ben hem de bunun dışında görülen bir benden söz edebiliriz. Bu yaklaşımı sosyal statü ekseninde değerlendirecek olursak -ki filmde doppelganger (çiftgezer) kavramının sosyal statünün bir tezahürü olarak ele alındığını da göz önünde bulundurursak bu yaklaşım doğru bir çıkış noktası olacaktır- dıştan görülen ben kötü ile; kendi gördüğümüz ben iyi ile eşlenmiştir. Simon ve James karakterlerinin filmdeki konumlandırılışı da tam olarak bize bunu gösteriyor. Yönetmenin bunu temellendirdiği yapı ise bir eleştiri niteliği taşımaktadır. Sosyal statüde kötülüğün (James) görünürlüğü ve beğenisi ile iyiliğin (Simon) yok sayılma ekseninde silinikliğini toplumsal bakış açısı ekseninde ele alır; fakat eleştirisi bu değildir. Yönetmen, insanın varoluşunu benin birincil (kötü) veya ikincil (iyi) olarak ayrıştırılmış bir biçimde ele alınmasıyla açıklanamayacağını dile getirir.  Kötü-iyi kavramlarından bahsederken aynadaki yansıma ya da yansımanın dışında gerçek dünyada olanın gözünden değil aynaya bakanın gözünden değerlendirmesini yapar. Konuyu netleştirmek için René Magritte’in İnsanlık Hali / The Human Condition tablosu iyi bir örnek olacaktır: Resimde, bir odada pencerenin önüne yerleştirilmiş bir şövalye vardır. Pencereden görülen manzarada pencerenin önüne konulmuş şövalye üzerindeki resim, manzarada bulunan ağacı gizlemektedir. Resme bakan için ağaç hem resimde hem de resmin dışında manzarada yani gerçek dünyadadır. İşte Richard Ayoade’nin The Double filminde doppelganger kavramını sosyal statünün bir tezahürü olarak ele almasının sebebi de budur: O, toplumsal bakış açısının kötü ve iyiye olan yaklaşımı ile insanın varoluşunun açıklanamayacağını; bu varoluşun bütünleşik bir yapı içerisinde ele alınıp dışarıdan bakan bir göz ile açıklanabileceğini söyler.

The Double Gorsel

 İlk resim René Magritte’nin Not to be Reproduced (1937) tablosu, ikinci resim Richard Ayoade’nin The Double (2013) filminden bir kare.

Kurum içi ve toplumsal statülerdeki çıkışsızlığın yarattığı kişisizlikleştirme durumunu ve bu durumdan kaynaklı büyük yıkımın kaçınılmazlığını yine Magritte’in bir resmi olan Çoğaltılması Yasaktır / Not to be Reproduced ile izah edebiliriz. Filmde de öznesi değiştirilmiş biçimde yer alan bu tablo, yansıyan ile yansıtılan arasındaki karşıtlığı imlemektedir. Grotesk (basit, boyun eğen, erdemsiz ve aciz) bir kimliğe sahip Simon’ın simülasyonu olan James, nasıl ve ne zaman olduğu bilinmeyen bir şekilde ortaya çıkarak Simon’ın bir hipergerçekliği olarak karşımıza çıkıyor. Değişim izleyicinin fark etmediği bir anda gerçekleşmiş ve gerçek bozunmaya yüz tutarak hipergerçek (simülasyon) bir görünüm almıştır. Bu bozunma gerçeğin yansımasındaki yapıbozumdan kaynaklıdır. Magritte’in tablosunda sırtı bize dönük olan bir erkeğin aynada yansıyan görüntüsünde yine sırtı bize dönük olan bir erkek görüyoruz; yani, yansıyan yansıtanın karşılığı değil. Aynı ile buluşmak için ayna karşısında olan, gerçeğin yansıması ile karşılaşacakken kendisinin bakanın yerine geçmiş olduğunu fark eder. Gerçek sinsice yok edilmiş ve sahte bir gerçeklik olan hipergerçekliğe dönüşmüştür. Burada ayna metaforu ile oluşturulan yansıyan-yansıtılan karşıtlığı görüntünün (aynının) kimlik kaybıdır. Simon ve James arasındaki tezatlığı da aynı olanın farklılaştırılması yani kişiliksizleştirilmesi şeklinde yorumlayabiliriz. Peki, büyük yıkımın kaçınılmazlığı hangi noktada ortaya çıkıyor? Çoğaltılması Yasaktır’dan devam edersek, Magritte’in resme bakanın görmeye alışık olduğu yansımayı görmediği anda yaşadığı paniğe dikkat çekmesi bu noktada önem arz ediyor. Simon’ın çevresindekilerin James ile olan benzerliği fark etmemelerinin kendisinde oluşturduğu panik duygusu da buna benzer. Simon’ın James’e ait kişiliksel özellikler göstermeye başladığı anda süregelen yıkım belirtileri de bunla ilgilidir. Narcissos efsanesinde olduğu gibi mitolojide bile benzeri ile buluşma ölüme işarettir. İşte bu yüzden iyi ve kötü olan duyguları, bütünüyle ayrılmış bağımsız iki varlığa dönüştürdüğümüzde kaybedilen şeyin insanın kendisi olacağını anlatıyor The Double; fakat bunu yaparken ayna karşısındaki yabancılaşma hissinin yadsınması aynı ile buluşma zeminini hazırlayacağından büyük yıkımın gerçekleşmesi de kaçınılmaz olacaktır demeyi unutmuyor.

twitter.com/teksinbegec

, , , , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.