Hour of the Wolf (1968): Mevcut Olan ile Mevcut Olmayanın İlişkisi

Hour of the Wolf (1968): Mevcut Olan ile Mevcut Olmayanın İlişkisi

Share Button

Konuk Yazar: Burç Karabulut

Kurdun Saati, Bergman’ın en kişisel filmi olması sebebiyle diğer filmlerinden ayrı bir yer teşkil eder. Bergman ile Kurdun Saati arasındaki yakınlık; Johan Borg’u oynayan Max von Syndow’un Bergman’ın personası olarak tezahür etmesi olarak açıklanabilir. Bergman’ın filmlerinde bolca yer verdiği ”persona”, sinemasının bir görsel öğesi olarak ortaya çıkıyor. Persona’da Liv Ullman ile Bibi Andersson’un karakterlerini nerdeyse birebir yüz, beden, bir seste izleyiciye sunan Bergman, Kurdun Saati’nde ise kendi hayatını ve kişiliğini Max Von Syndow’ın içine koyarak kendi deneysel stilini bozmadan gotik ve sürrealizmi karıştırarak yeni bir sanat eseri yaratma arayışına giriyor. Bergman ile Max Von Syndow arasındaki ilişki ise; mevcut olan ile mevcut olmayanın ilişkisi olarak tanımlanabilir. Ünlü filozof Heidegger, fenomenoloji üstüne yaptığı çalışmalarda “Sanat Eserinin Kökeni”ni araştırırken, sanat eserinde hakikate ulaşmaya çalışır; yani mevcut olan ile mevcut olma olayı arasındaki ilişkiye. Bergman bu ilişkiyi Kurdun Saati’nde kendi yarattığı eser (mevcut olan) ile Max Von Syndow’un bir resim yapma süreci (mevcut olma olayı) arasında bağ kurarak gerçekleştiriyor ve bu sürecin tamamlanmasında personalar büyük bir yer işgal ediyor.

Film yapımını bir üretim olarak fabrikasyon bir seri imalat olarak tanımlayan çok insan vardır. Heidegger bu tanımın karşısında olarak poeisisi tanımlar. Poeisis, mevcut olmayandan mevcut olana geçiş olarak tanımlanır. Üretimi poeisisin karşısında konumlandırarak sanat yapıtının bir görme biçimi olarak adlandırılması taraftarıdır. Bergman, Kurdun Saati’ni kurarken iki şeyden çokça faydalanmıştır: İlki atası olan Tod Browning Dracula’sı, ikincisi ise bir Mozart eseri olan flüt sahnesi. Bu iki sahne normalde herhangi bir sanat filminde yan yana, üst üste inşaa edilse tutmayacak bir üretimdir. Sonuçta “Sihirli Flüt”ü ve Dracula’yı yan yana getirerek birleştirecek bir üretim olamaz, ancak görme ve algılama biçimi olabilir. Bergman’ın zihninde yaratılan ideasında bu sahnelerin bir bilgi olarak bilindiği ve beyinde schaffen (yani yaratım – imal ediliyor gibi görünse de bir görme, algılama, bilme biçimi olarak kullanılmalıdır) sayesinde bir mevcudiyete kavuştuğunu söyleyebiliriz. Bir varolanın örtüsünün açılması, onun gizlilikten, kapalılıktan açığa çıkması demek anlamına gelir. Yani Bergman’da bir “schaffen (yaratım)” süreci, “sanat eserinin kökeni neye dayanmalıdır?” sorusu ile eşdeğerdir. Heidegger bunu kişisel bir sürecten öte hakikate ulaşma olarak tanımlamıştır. Sanat eseri böyle varolur.

Bergman bana kalırsa bunu personalar aracılığıyla anlatma derdinde. Peki, bu derdi kendi filminin/sanatının yaratım sürecine nasıl yansıyor? Yaratım sürecine yansıyan personadır ve Bergman onlar aracılığıyla hakikate ulaşır. Kendi değil kendisinin yerine koyduğu eserle bu bağı kurar. Peki, hakikat ile persona nasıl örtüşür? Personayı bir görsel ve anlatım öğesi olarak kullanan Bergman, bir açıklığı tesis etmeye girişir her defasında. Bu Persona filminde Elizabeth’in niçin sesini kullanmadığını açıklamak için kullanılır, hakikat budur. Kurdun Saati’nde ise, bu defa persona aracılığıyla Johan Borg’un kaybolma hikâyesi tesis edilir. Borg’un eşini oynayan Alma, kocamla aynı şeyleri görmeye başladım diyecektir; çünkü var olan ile varlık arasındaki ilişkinin geldiği yer; yani bir anlamda hakikate varış Bergman’da Alma’nın kocasının bulunamaması, sonunda ise Alma’nın kocasını görmeye başlamasıyla bir belirme kazanır. Bu hakikate giden yol persona aracılığıyla açılır. Heidegger, hakikate ulaşımda eskiye bağlı kalmamak ve yeni oluşum olma sürecini de vurgular. Alma’nın eşinin kişiliğini tanıma çabası (ya da hakikate/öze ulaşma çabası) daha önce görmediği bir kadının ortaya çıkışıyla başlar. Alma burada daha önce olduğunu bile bilmediği bir günlük bulur ve okumaya koyulur. Alma okudukça kendini Johan’ın içinde bulacaktır. Alma yavaş yavaş kocasının personasına girip onu var etmeye çabalamaktadır. En son sahnede Johan Borg’un kayboluşundaki sır, görme, algılama hatta belki de bilinçaltında yaşamış olması sebebiyle yani kısaca varolanın örtüsünün açılması ile gizlilikten aydınlığa çıkar. Bergman bunu seyirciye nefessiz bir şekilde sunarken adeta insan içinde bir başka insan yaratımını kullanmıştır. Onun eserleri de bir nebze insan içinde insan çıkartma olarak yorumlanabilir. Bu insan yeni bir insandır.

 twitter.com/Burckarabulut

, , , , , , , , , , , , ,

2 comments

  1. Dilek

    Buradaki emek çok kıymetli ama anlaşılan bütün bu eleştiriler yazılar sinemayı seven merak eden anlamak isteyen sıradan izleyiciler için değil..işte sırf bu yüzden çabalarınız boşuna oluyor..bu kadar zor mu basit bir dil ile yazmak? Sanat kimin için???

    1. Teksin Begeç
      Teksin Begeç

      Cineritüel’i kurarken hitap edeceğimiz izler kitleyi tam da belirttiğiniz üzere sinemayı seven ve en önemlisi anlamak isteyenler olarak belirledik. Bu minvalde de popüler olmak ya da popülariteye ayak uydurmak yerine site misyonundan taviz vermemek yegane amacımız oldu. Elimizden geldiğince sinema üzerine düşündürecek filmleri yazmaya ve yorumlamaya çalışıyoruz. Yazı dilinin ağır olduğu eleştirinize katılamayacağım. Eğer içeriksel niteliğin yoğunluğunu kastediyorsanız, site yayın politikamızı belirlerken fark yaratmak adına eleştiri türlerinden “eleştirel makale” formatını benimsediğimiz için bu yorumda bulunmuş olabilirsiniz. Fakat hemen hemen var olan tüm sinema sitelerinde rastlayabileceğiniz eleştiri türlerinden “tanıtım yazı”sına sitemizde yer vermemiz, bu alanda herhangi bir katkı sağlayamamıza neden olacaktı. Ve sanat var olan bir değeri yükseltmek isteyen herkes için.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.