Bir Zamanlar Anadolu’da (2011): Üstü Cinayetle Örtülmüş Bir Film

Bir Zamanlar Anadolu’da (2011): Üstü Cinayetle Örtülmüş Bir Film

Share Button

Konuk Yazar: Burç Karabulut

Nuri Bilge Ceylan’ın 2011 yılında Cannes’da Jüri Büyük Ödülü’ne layık görülen filmi, Türkiye’nin politik ve toplumsal ikliminin çıkmazlarını, taşrada işlenen sıradan bir cinayet üstünden bir ülke otopsisi yaparak anlatmayı tercih ediyor. Cinayet soruşturması havasında başlayan filmi, toplumsal düzen sistemini oluşturan erklerin hayata ve topluma karşı hissizleşmesini ve taşranın rutinini, hikâyesinin içine sarkan cinayet üzerinden toplumsal vicdan sorgulamasını yer yer şiirsel bir dille peliküle yansıtabilmiş Ceylan. Görünenin aksine; Ceylan bu sıkıntıları ya da olayları göstermek için değil de tam tersine bu sıkıntıların içinden çıkılmaz olduğunu gösteriyor.

Hissizleşen toplum

Taşrada yaşamı tanımlarken ilginç bir şekilde bir hayat deneyiminde birçok bilinmeyenli özneyle karşılaşıyoruz. Gerek savcının hikâyesindeki cinayet, gerek Arap’ın hikâyesindeki silah taşıma ve onu gerektiğinde kullanma gereği, gerek muhtarın köyün elektriğini ve suyunu sağlamama durumu taşrada yaşamanın bir şekilde kişisel hikâyelerde gizli olduğunu gösteriyor. Nuri Bilge’nin küçük insanların hayatlarından yola çıkarak yazdığı bu film, aslen suçlu olan ama toplumun, toplumsal düzenin suça karşı hissizleşmesiyle suçluların cirit attığı kuralsızlık düzenini başat öğe olarak işliyor. En önemlisi belki de en ironik olanı; bu insanların bir cinayet soruşturması için bir araya gelmesinde yatar.

Bu birçok öznenin taşra dramı ya da yaşamı, aynı zamanda tek gerçek suçlu sıfatıyla bulunan Kenan’ın duruşuyla daha da belirgin hale geliyor. İşlediği suçu itiraf etmesine rağmen suçu işlediği yeri tek kelimelik nesnelerle anlatmayı seçen Kenan için o yer belki de gerçekten sadece bir nesneden ibaret. “Ağaç” , “topağaç”, “çeşme”, “tarla” gibi kelimelerle kendince polis Naci’yi bilgilendirmeye çalışırken cinayetten bahseder gibi değil de kaybolmuş, yok olmuş, unutulmuş bir rutin olayın üstünden yıllar geçmiş gibi Kenan hissizlikle kendi hayatına yaklaşıyor. Kenan sürekli odakta. En azından kameranın sürekli odak noktayı Kenan‘da tutma çabası olmasına rağmen bir hissizleşmeyi hissetmek mümkün. Kenan televizyonlarda izlediğimiz bir zanlı gibi: Tesadüfen zap yapma talihsizliğiyle düştüğümüz ekranda beliren bir yüz; az sonra çevireceğimizden habersiz bir anlık merak konusu gibi.

Film süresince kesin bir hükümle de karşılaşmıyoruz Kenan’ın suçluluğu ile alakalı. Anlatılan cinayet gerçek değilmiş de bir masalmış gibi bakıyoruz. Kilometrelerce gidilen yol bir rutinin parçasıymış gibi sıkıcılaşıyor ve anlamsızlaşıyor. Hatta o mesafe o kadar hissizleşiyor ki kafamızı diğer karakterlere çeviriyoruz. Daha ilginç hikâyeleri olduğunu umarak bir ihtimal merakla bakıyoruz. Polis Naci ile Kenan zaten bir süre sonra ekran dışı kalıyorlar. Kamera, onları belli bir süre sonra çerçeveye almaya bile tenezzül etmiyor. Taşrada bana kalırsa bu demek: Kameranın odakta tutmaya çalıştığı öznelerin bir his oluşturmuyor olması. Taşraya yabancı gözlerle bakıyor, anlayamıyoruz.

Taşranın normalliği aslında biz seyirciye çok normal gelmiyor olsa bile hissizleştirmenin hatta yabancılaşmanın da başladığı yer suçlunun vizörden görünmemesi. İçinden çıkılmaz bir hal alan cinayet soruşturmasının başladığı yere dönmesi, içinden çıkılmaz bir süreçle ekrana yansıtılıyor hatta kimi zaman yansıtmıyor bile Ceylan.

Bir Zamanlar Anadolu’da filminin ne zamanı belli, ne mekânı belli ne de anlatıcısı. Kulaktan kulağa dolaşan hikâyeler zinciri…İsimsiz insanların diyarında Arap’ın doktora dediği gibi ne olacak bir Anadolu masalı olarak anlatılabilecek bir hikâye.

Bir Zamanlar Anadolu: Taşra Hikâyeleri

“Silahı olanı olmayanı var doktor. Gerektiğinde sen de acımayacaksın. Kendi göbeğini keseceksin.” Arap bu kan dondurucu repliğini öfkesiyle bitiştirerek söylediğinde ister istemez mizansenle de birleşen bir söyleme tanıklık ediyoruz. Arap’ın bulunduğu yer rahatça bir Amerika Western kasabasının kırsalında bir kovboyun söylediği sözle bağdaştırılabilir. Taşra da böyle bir yer aslında: Western mizanseninde tutuklu kalmış ama taşra olarak kalmış bir yerleşke. Bir ara doktor şurada bir kabartma var diyince. Bizim buralarda bunlardan (kabartmalardan) çok var demeye getiriyor lafı Arap. Yaşadığı taşrayı belki de batı tarzı bir masaldan en çok o zaman öteliyor. Masalların anlatıcıları olan anonimler gibi. Kendi de bir hikâyenin içinde debelenip duruyor. İsimsiz insanların isimsiz diyarı olarak karşımıza çıkıyor taşra.

Arap’ın westerne öykünen duruşu tamamen taşradaki yaşam savaşının bir tezahürü olarak görünüyor. İşin tezat kısmı; onu da çoğu kez off-screen bir karakter olarak görüyoruz. Hatta az ama öz ekranda arz-ı endam ediyor. Bir nevi ekran dışı korkusu yaratıyor. Arap’ın yarattığı karakter, gördüğümüz değil görmediğimiz taşra dünyasına ait bir yaşayış biçimi: Silah taşıyor, kullanıyor ve hayatta kalıyor. Haliyle bir cinayet zanlısından daha fazla ilgiye mazhar oluyoruz. Kendi dertlerini çözmeye çalışan, sadece arabayı sürmesi gereken bir şoför o.

Savcının hikâyesi de altlarda bir yerde, arka fonda seyrediyor. Yine belli bir şekilde off-screen olarak karşımıza çıkıyor. Hatta savcının yaşadığı cinayeti geri tutmak isteyip son ana kadar imasında kararlı olması bir off-screen taşra yaşantısını bize anlatıyor. Savcının, işi şüphelenmek olan bir adamın karısının cinayetinden şüphelenmemesi mümkün mü diye eklemeyi de ihmal etmiyor. Ankara’ya gidecek olmanın verdiği huzursuzluk ve soruşturmanın fütursuzca uzamasıyla savcı da tam taşra savcısından beklendiği gibi hareket ediyor. Kenan gibi (suçlu gibi) derinden, saklı ve umursamazlığından dem vurmadan ilerleyen bir taşralı edasıyla kendi mini evreninin derdinde.

Doktor’da bir şehirli olarak görevi dolayısıyla kalmak zorundan olduğu taşrada boş ve anlamsız geziyor. Kahvehanelerde oturuyor. Yürüyüşler yapıyor. Sonra da iş yeri olan hastaneye geliyor. Savcı’nın ve Arap’ın hikâyelerini ona anlatması vakit dolduracak bir eylem misali gibi geliyor. Bu duruma polisi de ekleyince sağlık dertleri için doktoru ziyaret eden insanlar taşranın boşluğunda sıkıntıdan boğulmadan hikâyelerini dökebilecekleri bir yer, bir kişi arıyorlar. Herkesin dertlerini dinlemek ona kalmış gibi. Taşranın sıkıntısını atmak isterler gibi hikâyelerini paylaşıyorlar ama off-screen de kalmayı yeğliyorlar.

İsimlerini bile kullanmıyorlar gerekmedikçe. Hikâyelerin bile bir kapalılığı, bir gizemi var. Anonim bir anonime anlatır gibi. Sayın Savcım,  Muhtar Bey, Doktor… Heykelleşmiş toplumsal roller onlara unvan olmuş, aynı zamanda isim olmuş, kimlik olmuş, yüz olmuş ve beden olmuş. İsimsiz, öksüz kalmış gibi. Gerçek isimleri yok toplumsal rolleri ve isimleri var. Taşra’da yaşayan isimli isimsizler onlar. Taşra’nın yabancıları onlar. Kendi mini evrenlerinin başrol oyuncuları. Toplumsal hayatın içine karışmış birer figürandan ibaretler.

Heykelleşmiş toplumsal roller ve otopside öldürülen vicdan

Cinayet soruşturması süresince soruşturmanın rutin olduğu ya da gerçekten anlatılması gerekene göre daha az bahsedildiğini anlamak zor değil. Ortada bir cinayetin olup olmadığı hatta savcının mı yoksa Kenan’ın cinayetinin mi ağır bastığı da su götürmez bir tartışma. Bu bürokrasiyle artık zihnen ve bedenen bütünleşmiş figüranların cinayeti soruşturmak için soruşturduğunu anlıyoruz. İki otopsi sahnesinde bu durumu görmek mümkün.

İlk otopsi sahnesinde, cesedin bulunup dışarı çıkarıldığı sahnede gözle teşhis edilen cesedin klasik otopsi olarak bilgisayara geçirilmesi anında; savcı ve doktorun soğuk bürokratik duruşlarına şahit oluyoruz. Bürokrasinin heykelleştiği o an ekranda arz-ı endam ediyor. Hatta buna gönderme yapmak istercesine ama bir o kadar alaylı bir şekilde “Yaz Clark Gable görünüşlü …” bürokrasinin heykel gibi duruşlarda saklı olduğunu gösteriyor. Clark Gable esprisine katıla katıla güldükleri o sahnede bürokrasinin parodisi oluyor haliyle. Ceset torbasının unutulması bu parodiye trajedi katıyor. Cinayet soruşturması bir rutinden ibaret gibi kalıyor.

İkinci otopsi sahnesinde, cesedin hastanede bir kez daha otopsisinin yapıldığı an bu sefer daha kritik bir duruma sürüklüyor. Kadının teşhisiyle başlayan sahnenin ardından rutin bürokratik işlemlerle ağırlaşan sahne, beklenmedik bir biçimde sona eriyor. O kişinin ölümünün başka bir sebeple olmasını sağlayacak bir durum ortaya çıkıyor. Bu durum tam tersine yadırganacak bir durum olarak ortaya çıkmıyor. Ne doktor ne de otopsiyi yapan görevli gerçek anlamda cesetle ilgilenmiyor. Cinayet soruşturması bir soruşturmadan çok devlet memurluğu işi gibi bir nitelik kazanıyor. Vicdan sorgulaması da ustaca bir şekilde seyirciye veriliyor. Belki de otopsinin doğru yapılmasıyla bize suçlu diye tanıtılan Kenan’ın hapisten çıkmasına uzanan bir sürecin de başlangıcı olacak önemli detay atlanıyor. Vicdanen gerçek yargılama bir nevi yargısız infaza dönüşüyor. Hastanede yapılan otopsinin rutinliği üstü örtülen bir vicdan oluyor. Toplumsal rollerinin içine gömülmüş doktor, savcı ve diğerleri birer heykelden ibaret oluyorlar.

Savcı ile Kenan’ın suçu ve suçsuzluğunun netsizliği taşra hastanesinde sıkışıyor. İntihar eden eşi ile Kenan’ın suçunun paralel verilmesi hangi cinayetin anlatıldığı, hangisinin örtüldüğüne de dair derin şüpheler bırakıyor. Savcı olmak ile suçlu olmak arasında bırakılmış bu ikilem, taşranın da çıkmazlarını oluşturuyor. Bürokrat olmakla insan olmak arasındaki ikilem gibi ya da taşrada var olmak için silah kullanmak ile taşrada polis olmak gibi. Devirler dönüyor o çıkmazların arasında taşrada yaşam devam ediyor. Yaşanan yaşanıyor, örtülen örtünüyor.

#cineritüeltop150

twitter.com/Burckarabulut

Cineritüel’e yazıları ile katkıda bulunan konuk yazarlarımızın ortak hesabıdır.

, , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.