Pandora’nın Kutusu (2008): Açtırma Kutuyu, Söyletme Kötüyü

Pandora’nın Kutusu (2008): Açtırma Kutuyu, Söyletme Kötüyü

Yazar Puanı4
  • Ustaoğlu’nun filmi sevgisizliğe, anlayışsızlığa ve kabuğuna çekilmişliğe dikkat çekerken aslında nasihatçi bir konuma da düşüyor. Üç kardeşin de ayrı ayrı erdemsizliklerini, iradesizliklerini ve kişiliklerini ortaya dökme planına dayalı senaryoda neredeyse her sahne ‘bir musibet bin nasihatten iyidir’ kıvamında. Neyse ki biz seyirciler ‘yoğurdum ekşi’ demeyeceğimiz için bu bir rahatsızlık vermiyor. Ancak Ustaoğlu, ne kimseyi kimseden üstün tutuyor, ne de karalama yoluna gidiyor. Üç farklı karakterin farklı yaşamlarını ve farklı sorunlarını süzerek bir kusurlar demeti sunuyor.
Share Button

Kendi halimizde, kendi sorunlarımızın altında ezilerek yaşayıp gidiyoruz modern insanlar olarak. Bir başkasına ya da bir şeye katkıda bulunmanın çok zor geldiği zamanlardayız. Her yerde problemler, herkeste tasalar; kendimiz de seviyoruz sakız gibi çiğnemeyi… Bir noktaya kadar savaşıyoruz da; dirayet gösteriyoruz ama karakterlerimiz ile ilintili olarak kimimizin yükü ağır geliyor, kimimiz kaldıramayacağı yükün altına giriyor. Eninde sonunda çekiliyoruz kabuğumuza, gittikçe fazlalaşan yığınlar halinde. Kalabalık içinde yalnız insanlar olarak duvarlarımızı örmeye başlıyoruz kat kat. Kapıları, pencereleri kapatıp huzur fışkırmasını umduğumuz kafesler döşüyoruz, kimi lüks kimi sade. Sevgi dışarıda, bencillik içeride…

Yeşim Ustaoğlu’nun açtıracağı kutu üç kardeşe, Nesrin (Derya Alabora), Güzin (Övül Avkıran) ve Mehmet’e (Osman Sonant) emanet. Kardeşlik bağları, hayatta olan annelerinin varlığından ibaret kardeşler. Ayrı dünyalarda yaşamaya devam ederlerken, köyünde yalnız olan anneleri Nusret’in (Tsilla Chelton) kaybolması onları bir arabaya sıkıştırıyor. Kapıların açılıp çarpılması çok da uzun sürmüyor. Ve Alzheimer hastası anneleriyle şehre döndüklerinde Pandora’nın Kutusu ardına kadar açılıyor; bütün kötülükler açığa çıkıyor…

Ustaoğlu’nun filmi sevgisizliğe, anlayışsızlığa ve kabuğuna çekilmişliğe dikkat çekerken aslında nasihatçi bir konuma da düşüyor. Üç kardeşin de ayrı ayrı erdemsizliklerini, iradesizliklerini ve kişiliklerini ortaya dökme planına dayalı senaryoda neredeyse her sahne ‘bir musibet bin nasihatten iyidir’ kıvamında. Neyse ki biz seyirciler ‘yoğurdum ekşi’ demeyeceğimiz için bu bir rahatsızlık vermiyor. Ancak Ustaoğlu, ne kimseyi kimseden üstün tutuyor, ne de karalama yoluna gidiyor. Üç farklı karakterin farklı yaşamlarını ve farklı sorunlarını süzerek bir kusurlar demeti sunuyor.

Seyirciden, hisse çıkarması beklenen kıssalar zinciri filmle beraber başlıyor. Yeşim Ustaoğlu, seyirciye iletişimin altın noktalarını hatırlatıyor. Uyumlu olabilir misin diye soruyor. Şehirden uzakta bir köy lokantasında, kendini rahat hissedip topluluğa dâhil olabilir misin; yoksa yabancılaşır ve kabuğuna mı çekilirsin? Bir de üstüne hor görüp böbürlenir misin? Daha önce yediğin kazıklar güven duygusunu, güvenme ihtiyacını tümden ortadan mı kaldırmalı diyerek kızıyor mesela. Belki prensipli olmamakla suçluyor bizleri. Hayata karşı dik duramamakla, eğilip bükülmekle suçluyor. Anlayışlı olamadığımız için çok sinirleniyor. Anlayışlı olabilmek karşımızdakini anlayabilmeyi gerektirir. Buna çaba göster(e)mediğimiz için başımızı önümüze eğmemiz gerekiyor. Dokunmanın önemini hafife alanlara da kızıyordur belki; iki yabancı olarak evlilik sürdürmenin kaçıştan ibaret olduğunu fark edemeyenlere… Sonra bir de kontrol etme, hâkim olma hastaları var. Sıkmanın, boğmanın insanları kaçıracağını düşünemeyenler var. Sorunu olduğunda sorumluluk almaktan kaçacak kadar bencil insanlar da var. En zor geleni de sabırlı ve şefkatli olabilmek; ne kadar zor bir şey değil mi? Hele uzlaşabilmek ne mümkün!

Nusret annenin hastalığı ve konumu karşısında, kardeşlerin karşı karşıya kaldığı durumlar ve verdikleri tepkileri ölçerken dikkatimizi bir başka karakter çekiyor. Nesrin’in oğlu Murat’ın (Onur Ünsal) anneannesi ile diyaloğu ve davranışları, sevgisizliğin büyüdükçe artan bir unsur olduğunu ortaya koyar gibi. Kardeşlerin beceremediğini doğallığıyla becerebilen ve anneannesini olduğu gibi kabul eden, onu kendi haline bırakan tek kişi olan Murat, dağların çağrısına uymak isteyen anneannesinin engellenemeyeceğini hüzünlenerek de olsa görebiliyor. Ama aslında henüz sevgiyi ve şefkati kaybetmemiş genç Murat’ta bile hissizleşmenin başladığını söylüyor Ustaoğlu. Bir de kardeşlerin küçüğü Mehmet’in konumunda olanlar var. Olgunlaşmanın, hayatın içine daha da fazla girmenin insanlardan bir şeyler kaybettireceğinin farkında olanlar… Bilinçli olarak dışarıda kalmayı tercih edenler; plan yapmamayı, büyümemeyi, sorumluluk almamayı tercih edenler… Ama Mehmet de durumunu biliyor ve diyor ki; “Yani sonunda bir şekilde teslim oluyorsun üstat”.

#cineritüeltop150

Erol Demiray

İşletme ve Radyo-TV-Sinema mezunu. Eleştirel alanında aktif olmaya DVD+ dergisinin resmi forumunda moderatörlük yaparak başladı. İlk eleştirileri ise 2008 yılında Kanal D Home Video dergisinde yayınlandı. 2009’da Sinemaximum sitesinde, 2010’dan itibaren ise kişisel blogunda yazmaya devam ederken Aralık 2013’de Cineritüel’e katıldı. Antalya’da yaşamaktadır.

, , , , , , , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir