Persepolis (2007): Özgürlüğün Adına

Persepolis (2007): Özgürlüğün Adına

Share Button

Gündüzleri herkes işinde, geceleri ise ya ev toplantıları ya da ailecek geçirilen hoş zamanlar. Küçük çocuklar olabildiğince hayalperest, aileler onlara karşı duyarlı ve ılımlı, sokaklar cıvıl cıvıl. Birbirine karışan, bir şeylerden hoşnut olmayan insanlar olsa da şimdilik bunlar kulağa hoş gelmekte. Ama hoşluk bir ömür boyu sürmez ve masallar her zaman mutlu sonlarla bitmez.

Marjane Satrapi adlı küçük kız da yaşamış bütün masalı. Yaşamış da bunu bilmeyenlere, duymayanlara da anlatmak istemiş. İstemiş ki “Bakın neler oldu, bu insanlar neler yaşadı, ne acılar çekti” bir bir görülsün. Öncelikle topraklarından, ailesinden koparılmanın ve orada yaşananların acısını nasıl aktarırımın yolunu düşünmüş. Ardından bunları yazmaya karar vermiş. Yazmak için de elindeki en canlı konuyu yani “kendini seçmiş”. Yazdığı kitap biraz olsun ulaşmış bir kitleye ama yetmezmiş, daha çok şey yapılmalı ve o da karar vermiş “bir film yapma”ya.

Persepolis, gerçeğin ta kendisi olarak karşınıza çıktığında kaçınız irkildi, kaçınız üzüldü, kaçınız “bu yanlış, bu ihanet, bu hile” dedi. Sanıyorum ki pek çok izleyenin aynı duygularla izlemeyi bitirdiği nadir filmlerdendir Persepolis. İzleyiciyi mıh gibi olduğu yere çakan, ona izlediğinin gerçek olduğunu hatırlatan ve yanı başında olagelmesiyle daha da kusturan bir film.

İranlı, Marjane Satrapi’nin hikâyesi Persepolis. Yalın, çıplak, keyifli, hüzünlü, mizahi ve acınılası… Film bütün duygulara bir arada yer vermiş ki bu da zaten hayatın ta kendisi değil midir? Bütün skalalarıyla hayat karman çorman duygularımızdan ibaret değil midir? Duyguları körükleyen ise hayat içerisinde yaşadıklarımızdır ki Satrapi bunu çok iyi başarmıştır. Yaşadıklarını yaşatarak anlatabilen bir hâl şairidir benim gözümde. Keza her türlü kendisi bir sanatçı olmakta ve sanatı doğru bir biçimde icra edebilmektedir.

Persepolis, İran’dır. İran’ın önemli bir zamansal kesitinden sunulandır. İran’ın dünüdür ama maalesef bugünüdür. Persepolis’te zamansal değişim küçük bir kızın gözünden başlar ve büyük bir kadının gözünde son bulur. İşte bu süreçte geçen zamandır İran. Film, izleyicide iyi bir film izlemenin tadını yaşatırken aslında kramplara sokmuştur karınları, yani amacına ulaşmış ve rahatsız etmiştir.

Persepolis, 1970’lerin İran’ının modern ve demokratik zamanlarında başlar. İnsanların ne kadar modern yüzünü verse de aslında İran’ın sorununa da ufaktan da olsa göz kırpar. İran’ın modern ve demokratik yüzü olduğu kadar halk refahına ve eğitimine yeterince eğilmemiştir. Belki de sonun başlangıcını belirleyen noktalar bunlardır. Yine de yaşanan hayal kırıklıklarına rağmen ekonomik olanaklar insanları ayakta tutmuştur ve belki de paranın bir nebze olsa işe yaradığı tek alan bu olmuştur. Mesele beterin beteri var mantığı. Şah’ın düşmesiyle birlikte sevinenler molla akımıyla neye uğradıklarını şaşırır. Tüm yaşananlarının sorumlusu olarak ise “dış mihraklar” gösterilir. Dış mihraklar yani arkadan destekleyen “sen ağasın, sen paşasın, hadi git krallığını ilan et biz arkandayız”cılar olmasa Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti gibi olmak vardır hedeflerinde. Ama o zaman demokrasi olurdu, özgürlük olurdu. Bu da otoriteyi sarsabilirdi.

Persepolis, insanlardaki koyun psikolojisine de değinen bir film. Önceleri özgürlüklerine ses çıkarmayanlar ve ardından ise bütün kısıtlamalara, zorbalıklara boyun eğenler ve bunları kanıksayanları anlatan bir film. Belki de öyle olmak zorundalardı, malumdur “Ya bu deve güdülür ya bu diyardan gidilir”. Diyardan gidenler ve gitmeyenlerin hikâyesidir Persepolis. Çoğu anne baba, çocuklarının daha fazla zulme maruz kalmaması için çareyi onları küçük yaşta yurtdışındaki okullara yollamakta bulurlar.

Persepolis, mizahın da işlendiği vurucu bir film. Persepolis’te kadınlar önceleri kadınken, sonraları İran soyunun ilerlemesinde araç konumundadır. Değerleri yoktur, olmayacaktır. Varlığından bile tiksinilen ama onu deli gibi arzulayan adamlarla çevrilendir. Saçının teli, tırnağının ucu görülse, hatta sesi duyulsa idam edilendir. Hem de en ağır biçimde. Kadını anlatan bir filmdir Persepolis. Küçüklükten büyümeye kadın olmaya geçiş sürecinde yaşananlardır.

Yabancı olmaktır Persepolis. Ne ülkene ait olmak ne de başka bir ülkeye uyum sağlayarak yaşamaktır. Hem aitsindir hem değilsindir varsındır yoksundur. Başka bir ülke de etnik kimliğinle dışlanmana sebep olan etmenlerdir aslında seni oralara götüren ama bunu söyleyemezsin. Her şeyin sorumlusu ülkene geldiğinde yabancı olman ve ait olamamanı sağlayanlardır ama bunu da söyleyemezsin. Persepolis yalnızlıktır, aitsizliktir. Persepolis arada kalmaktır.

Persepolis, her ne kadar İran filmi olsa da aslında Fransız filmidir. Çünkü Marjane Satrapi, filmde de anlattığı gibi Fransa’ya gider ve orada yaşamaya başlar. Fransız yapımıdır. Fakat filmin rahatsız eden kısmı sanırım bir bakıma bu nokta da başlıyor. Çünkü filmde, Molla rejiminin destekçisi, İran-Irak Savaşı’nın mimarı olarak İngiltere ve Amerika gibi sömürge ülkeleri ele alınırken Fransa’nın İran üzerindeki sömürüsüne değinilmemiş, aksine Marjane Satrapi’yi ülkesine alarak kahraman viralliği verilmiştir. Savaş sırasında Fransa’nın da etkin bir biçimde yer alan Avrupa ülkeleri arasında olduğu da bilinmektedir (Bu da filme dair ama bir o kadar da ayrı anekdottur).

Persepolis, animasyon bir filmdir. Farklı animasyon tekniklerinin bir arada harmanlandığı, renk olarak siyah ve beyazın tercih edildiği bir filmdir. Siyah ve beyaz filmin senaryosuyla uyumlu bir temsildir aslında. Marjane Satrapi’nin gözünden iyiler ve kötülerdir… Her şey siyah ve beyaz kadar kesin çizgilerle ayrılır onun hayatında da. Derin ve anlamlı bir anlatım yakalamayı başarmış bu açıdan.

Pixar’ın büyülü animasyonlarından farklı olarak, animasyonun izleyicide yarattığı “çocuk işi” kisvesinin ötesindedir. Farklı senaryosuyla da masalsı animasyonlardan ötededir. Persepolis, politik göndermeleri olan ve masalsı yanı da olan bir film. Bu sebeple bu filmin gerçek oyuncular yerine animasyon olarak çekilmesinin altında yatan sebepleri de incelemek gerekir. Belki de Marjane Satrapi inandırıcılığın, her şeyin kontrolünün kendi elinde olmasını istemiştir. Kendi hikâyesinde kendini anlatma derdinin bir çizerin ellerinde daha vurucu olacağını görmüştür belki de?

Persepolis, özellikle anlattığı hikâye ile bir adım öne çıkmış bir film. İran’ın değişim sürecini ele alması ve bunun İranlı bir kadının otobiyografik öyküsünden korkusuzca sunuluyor olması açısından önemli bir film.

Not: Yazıda kullanılan minimal afiş Cineritüel için Ahmet Can tarafından tasarlanmıştır. İzinsiz kullanılamaz.

twitter.com/demetozturk

, , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.