The Ox-Bow Incident (1943): Vahşi Batının İç Yüzü ve Linç Kültürü

The Ox-Bow Incident (1943): Vahşi Batının İç Yüzü ve Linç Kültürü

Share Button

İnsan ne kadar çirkinleşebilir, ne kadar güzelleşebilir, ahlakı kaç şekilde tanımlar, gurur ve onur hayatında ne kadar yer kaplar, hangi nedenler için onları yok eder, iyiden ya da kötüden yana tavır alırken seçimini neye göre yapar, kısacası insanın durumu, duyguları başka ne olabilir sorgulaması birçoğumuzu oldukça etkiler. İnsanoğlunun çok yönlülüğünü ve değişkenliğini, bireyin kendini olduğu gibi ifade etme yöntemini, birey ve eylem ilişkisini, ahlaki anlamda kişilik ifadesini dert edinenlerin/anlamaya çalışanların Dostoyevski, Camus, Kafka, Melville, Faulkner, Marquez gibi yazarlara sarılmasının sebebi de budur kanımca. Sinemada da bu durum aynı şekildedir. İnsanoğlunun fiziki ve ruhsal açıdan sosyal niteliğini ve psikolojik yönünü; bilinci, eylemi, iradesi ile ele alan yapımlar, izleyicisini kendisiyle hesaplaşmaya, kendisi özelinde birey ve toplumun eylemlerini anlamlandırmaya yönlendirir. Bu yönlendirmeyi didaktik bir yapıdan uzaklaştırıp sadece yüzleştirme misyonu ile gerçekleştirebilmek yapılacak eylemi daha anlamlı kılar.

Birey ve eylem ilişkisinin ahlaki sorgulamasını en keskin şekilde yaptıracak olgulardan biri, linç kavramıdır. Linçin individüalist (bireyselci) değil kolektif bir eylem; iktidarla, korkaklıkla ilgili bir mesele; toplumsal psikolojik bir nevroz olması bu sorgulamayı kolayca yapmamızı sağlar. Bu sorgulama, temelinde, yukarıda saymış olduğum tüm olguları da barındırır. The Ox-Bow Incident / Ox-Bow Olayı (1943) filmi, linç kültürünü irdeleyen yapısı ile bize Vahşi Batı’nın kahramanlarının! (insanlarının) aslında hiç de sunulduğu gibi adaletli, belirli ahlaki değerlere sahip bireylerden değil, masum insanları şiddetle ve kitlesel olarak yargısız infaz eden linççi bir yığından oluştuklarını dile getirir. Bu açıdan western filmleri içerisinde ele aldığı konu ve birey-eylem sorgulaması nedeniyle türün temel yapısını sarsan bir yapım olarak çıkıyor karşımıza.

Film, kasabanın sevilen simalarından Lawrance Kinkaid’in öldürülmesi ve hayvanlarının çalınmasının haberiyle beraber suçluları aramaya çıkan kasabalının, ormanda kamp yapan üç kişiyi yakalamaları ve adaletsiz bir sorgulama neticesinde infaz etmeleri etrafında döner. Fakat konu hiç de bu şekilde özetlendiği gibi değildir. Çünkü aramaya çıkacak kasabalının hazırlık süreci, infazın gerçekleştiriliş biçimi olan linç olgusunun psikolojik ön hazırlığının birebir kendisidir. Bu açıdan da toplumsal bir nevroz olarak ele alınmıştır. Karakterlerin konumlandırılması ile iyiden ya da kötüden yana tavır almayı, Gil Carter (Henry Fonda) karakteri ile de bu tavır alışın belirli nedenlere dayandırılması gerekliliğini vurgular. Carter karakteri filmin başından sonuna kadar geçirdiği dönüşüm ile bireysel sorgulamanın en yalın örneğidir. Kararlarını alırken çıkarlarını gözetir, tepkisini verecekken çevresindeki desteği kolaçan eder, kısacası eyleme geçmeden önce belirli sorgulamalar yapan bir karakter. Bu yüzden kameranın yüzüne odaklandığı birçok karede Carter’ı iç hesaplaşmasını gerçekleştiren bir sorgulayıcılık içinde görürüz. Hazırlık sürecinden sonraki aşamaları ise linç kelimesinin etimolojik kökenini ile özdeşleştirebiliriz. Linç kavramı 1700’ler Amerika’sındaki “Lynch Kanunu”ndan gelir. Bu kanuna göre şerifin olmadığı yerlerde halk arasından bir jüri oluşturuluyor ve bu gayri hukuki jüri mağdur veya mağdur yakınlarıyla beraber suçluları yakalayıp sözüm ona yargılayıp asıyorlar. Buradaki kitle hem hâkim hem savcı. Filmin linçe hazırlık sürecinden sonraki seyiri de bu şekilde devam ediyor. O yüzden filmin temel yapısını linç kelimesinin etimolojik kökenine dayandırabiliriz.

Linç kelimesinin korkaklık ve iktidar ile ilgili bir mesele olmasının filmdeki tezahürünü ise güce tapan isterik kitle ile Binbaşı Tetley karakterinde görürüz. Kitleye hükmedecek kişinin bir iktidar kavgası sonucu belirlenmesi ve iktidarı elde etmenin gücü de elde etme olduğunun bilincinde olan bireylerin, ateşli birer cellâda dönüşmesinin temelinde de güce tapma yatar. Güçlü olana saygı duyan ya da gücü elde etmek için çabalayan kişilerin ortak gayesidir güce tapmak. Ve bu iktidara sahip olmanın yani güçlü görünmenin kendine göre sorumlulukları vardır. Eğer siz güçlü biriyseniz sizden olanlar da böyle görünmek zorundadır. Yakınlarınızdan birinin silinik karakterde olması, sahip olduğunuz iktidarın sevicilerinde gücünüze olan saygının muğlâklaşmasına yol açar. İktidar/güç uğruna hiçe saydıkları ahlaki değerleri zorlama yöntemlerle yakınlarından da isterler. Gurur ve onurun hiçe sayılması da bu noktada başlar. Tetley ve oğlu arasındaki ilişki de filmde tıpkı bu şekildedir. İktidarın ve gücün ilk çağrıştırdığı kelimenin zalimlik olduğundan yola çıkarsak, Binbaşı Tetley’nin erdemlerinin güç ve zalimlik olduğunu söyleyebiliriz ilk elden. Bu kendince erdemlerin! yıpranmaması, oğlunu da kendine benzetmek, aynı ahlaksız değerlerden zevk almasını sağlamak uğruna gözünü kırpmadan birilerini asabiliyor ve linç kültürüne hizmet edebiliyor. Bu noktada bireysel saklanmışlıkların önemine değinmek gerekir. Bilinç ve irade sahibi bireylerin vahşi birer hayvana dönmesindeki saklı histerilerinin olduğunu kabul etmeliyiz en baştan. Bu histerinin en başında da korkaklık yatar. Korkak oldukları gerçeğiyle yüzleşemediklerinden doğan iç çatışma, kendilerini kitlesel şiddete yönlendirir. Filmdeki isterikli kitlenin yaşadığı korku ve Binbaşı Tetley’nin oğlunun sahip olduğu saf korku, korkaklık konusundaki en çarpıcı anlatılardan biridir.

Ox-Bow Olayı’nda diğer western türlerinden farklı olarak kahraman karakter eksikliği göze çarpar. Filmdeki kahraman karakter eksikliğini gerçek bir kadın figürünün olmamasına bağlayabiliriz. Çünkü tüm western filmlerinde eğer bir ulus-uygarlık inşası vurgusu, toprak sorunu yoksa ve uğruna düello edilecek veya etkilemek istenecek kadın karakter bulunmuyorsa filmdeki erkeklerin adaleti savunan kahramanca bir tepki vermesine gerek yoktur. Bu açıdan film western filmlerindeki Amerikan Rüyası vurgusunu yerle yeksan eden, epik kahramanların ve hikâyelerin üretildiği klasik western dönemine indirilmiş bir darbe niteliğindedir. Artık Vahşi Batı’nın kahramanları değil, güce tapan isterikli kitlelerin ikiyüzlü tavırları resmedilir. Klasik westerndeki kadın teması vurgusuna daha filmin ilk sahnelerinde alegorik bir biçimde değinerek ilk eleştirisini sunar. Türün var olan düzeninin temel direklerini aşındırmayı amaçlayan yergici ve yıkıcı bir harekettir bu. Peki, filmdeki itiraz edişi hangi tepkisellik içerisinde değerlendirmeliyiz? Bana göre, tüm insani erdemlerin yüzleştirmesini şiar edinmiş bir filmdeki itiraz ediş, karşı duruş tamamen ahlaki bir durum olarak okunmalı. Herhangi bir yaranmışlıktan arınmış temel bir görev gibi.

Filmi tam anlamıyla kavrayabilmek için linç kelimesini iyi bir şekilde tanımlamak gerek. Hazırlık sürecindeki psikolojik ortam oluşumunu değerlendirirken ön yargının rolünü göz ardı etmemeliyiz. Linççi kitlenin yakaladıkları üç kişi içinden öteki olan Juan Martinez’e (Anthony Quinn) besledikleri kuşku bu duruma bir örnektir. Çünkü linç, temelinde toplumsal-kültürel bir meseledir. Filmdeki kolektif hareket ve ön yargı olgusu yine başrollerinde Henry Fonda’nın oynadığı 12 Angry Men / 12 Kızgın Adam (1957) filmini akıllara getiriyor. Fakat kendi açımdan Ox-Bow Olayı’nın bu filme büyük oranda öncülük ettiğini de düşünerek, 12 Kızgın Adam’dan daha başarılı olduğunu söyleyebilirim. Çok fazla ön planda olmamasını da dönemindeki adalet, Vahşi Batı ve adalet veya adaleti sağlamakla hiçbir ilgisi olmayan sadece ölüm/öldürmekle iktidar hazzını yaşayacak sahtekâr Amerikalılara getirilen keskin ve sert eleştiriden kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Ox-Bow Olayı, yaşattığı yüzleştirme ve klasik western filmleri dönemindeki genel algıyı kıran yapısı ile bir başyapıt olarak karşımızda duruyor.

twitter.com/teksinbegec

, , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.