Once Upon a Time in the West (1968): Ulus Devletin İnşası

Once Upon a Time in the West (1968): Ulus Devletin İnşası

Share Button

Ülkelerin kuruluş hikâyelerine bakın; seçilmiş kelimelerle yazılmış tarih kitaplarına hatta halk masallarına… Hepsinin ortak bir noktası bulunur: Kan. İster düşmandan akıtılmış olsun, isterse uğruna dökülmüş; kan, bir ulusun inşasındaki yapı taşlarından biridir. Bunun övünülecek, bağımsızlık günlerinde temsil edilecek seviyeye gelmesi yani savaşın normalleşmesi zaman alır. Ancak geriye dönüp bakmak, olayları toplumbilim açısından yorumlamak önemlidir. Toplumbilim geniş çerçeveli bir disiplin içerdiğinden konunun türlü yansımalarını ve koşullarını ortaya koyacaktır. Ancak asıl görevi olan toplum ve insanın etkileşimi açısından bakarsak, ulus devlet yapılandırmasının baskı ve sindirme politikası üzerinden devam ettiğini göz ardı edemeyiz. “Öteki”ni toplumdan dışlamanın süreci hızlandırdığı gerçeğinden yola çıkarsak, itibarsızlaştırma çabasının ülkenin bekasına kazandırdığı ivme “az zamanda çok iş” yapılmasına sebep olacaktır. İktisadi engeller aşılırken insan faktörünün göz ardı edilmesinin sebebi de burada yatmaktadır. 21. yüzyılın “süper gücü” Amerika’nın, tüm bu yayılmacı politikalar sayesinde kan üzerinde kurulmuş, etnik temizlikle yoluna devam etmiş olduğunu söylemek mümkün. Parıltının arkasındaki -şimdi yöntem değiştirse de- ekonomik tetikçilerin, sahte rüyaların başlangıç hikâyesini ana eksenine yerleştiren geniş bir okuma alanına sahip Once Upon a Time in the West (Bir Zamanlar Batı’da) gariptir ki İtalyan yönetmenin elinden çıkmıştır. Belki de tam da bu yüzden tarafsız bir bakış açısına sahip.

Amerika’nın kamusal mutluluk nosyonunun bir çıkarım yaparak bireyleri denetlediğini söyleyebiliriz. Yani bireysellikten vazgeçme, kuruluşu tetikleyen bir unsur olarak göze çarpıyor. Bir Zamanlar Batıda’nın genel yapısı bireysel düzenden vazgeçme ve kamusal düzleme ulaşma olarak özetlenebilir. Leone’nin bunu tam da Amerikan bir damarla, western ile yapması deyim yerindeyse kaleyi içten fethetmesine yol açıyor. Janrın tüm karizmatik kahramanlarını yapıbozumcu bir bakış açısıyla ele alan Leone, sinemasal yetkinlikleri bir kenara bıraktığımızda Amerikan rüyasının beyazperdedeki epik tezahürünü ortaya koyuyor. Kahraman mitinin tüm değişkenlerini filmin ana damarlarını beslemek ve yıkmak için kullanıyor. Filmin açılışındaki amaçsızca bekleyen, telaştan ve mülki kaostan uzak kovboyların filmin sonundaki acelece bir kasaba inşa etmeye evrilmeleri bu önermeyi destekliyor. Bireysel olan atıyla (geleneksel) oradan uzaklaşırken, çalışan işçilere evrilmiş kovboylar (yeni düzen) birlik içinde inşa ettikleri yeni Amerika’nın temellerini oluşturuyor. Yeni düzenin, fahişenin sistem tarafından arındırılıp işçilere içki ikram etmesi gibi, toplumun ikiyüzlü ahlaksızlığı üzerinde yükseldiğini söylemek de mümkün.

Mülkiyet ve bireysellik

Mülkiyet ile bireysellik arasındaki ilişki de filmin düşündürdükleri arasında. Amerika’nın henüz keşfedilmemiş güzergâhları üzerine oynanan mülkiyet oyunları şu an Amerika’nın dışına taşmış olsa da politikanın güncelliğini koruması açısından oldukça manidar. Yıllarca doğru anı bekleyen, çorak topraklarda bir kasaba hayali kuran Brett’in idealinin Amerikan rüyasından herhangi bir farkı olduğunu düşünmüyorum. Uğruna öldüğü bu düzen halen milyonlarca Amerikanlının öldüğü düzenin uzantısı, hatta başlangıç noktalarından biri. Örneğin sosyolog Robert Castel’e göre özel mülkiyet tarihsel olarak modern bireyselliğin taşıyıcılarından biri olarak ortaya çıkar ve bireye geleneksel toplumun bağımlılıklarının dışına çıkma olanağı sağlar. Bir anlamda özel mülkiyete (taşınmaza) sahip olan kişinin sosyal statüsündeki değişiklik, kişinin bireysel gücünden değil statükonun ona sağladığı imkânlardan dolayı önemlidir. Sakat (öteki) olan ancak tüm para akışını yöneten Morton örneğinde olduğu gibi, paranın verdiği statüko her şeyin üstündedir. Üstüne üstlük bu imajdan bir zarar gelmeyeceği yanılgısı hâkimdir. Öyle ki para akışı yani ekonominin sürdürülebilir olması için dökülen kan her ne kadar kanunsuz olsa da sisteme hizmet etmektedir. Film boyunca şerifi neredeyse hiç görmememiz de henüz kanunları uygulamanın sırasının gelmediği düşüncemi destekliyor. Devletlerin bu tip akışları kontrol altına almak için oluşturduğu illegal oluşumların en azından “Vahşi Batı”da daha dürüstçe yapıldığını görebiliyoruz. Filmin kötü adamı Frank’ın, o karizmatik cilasının altında sistemin maşası olduğunu görmek mümkün. Bu açıdan filmin sonunda eğer Harmonica tarafından öldürülmeseydi bile ömrünün fazla uzun olmayacağını ön görebiliriz. Çünkü ulus devletin bekası için dökülen kanın anlamı yoktur, devamlılık esastır.

Robert Castel’in fikrini geniş çerçevede düşünürsek; siyasal ve toplumsal hakların gelişimi, bireysel bağnazlığa ve benliğin mülkiyetine yalnızca özel mülkiyetin ayrıcalıklarından değil, daha fazla bireyin erişmesi için başka türden bir dayanak daha sağlayacaktır. Biraz açmak gerekirse Amerikan rüyası vaat etmiş olduğu “gelecek güzel günler” ve bir gün herkesin o refaha ulaşma ihtimalinden oluşur. Bir ütopyanın iki yüzyıldır devam etmesi tutarlı bir politikanın sonucudur. Bir Zamanlar Batıda’nın geniş plan kapanış jeneriğinde hem çok uluslu yapıya vurgu yapılır hem de işçilerin (ya da fahişenin) o güce ulaşabilme ihtimalinin altı çizilir. Bunun için film içinde türlü zorluklara göğüs germiş, sonunda da huzura/statükoya kavuşmuş bireye vurgu yapar. Film bittiğinde Harmonica’nın kişisel intikamının peşinde koşan, bunun dışında herhangi bir özelliği olmayan biri olarak konumlandırılması; ana kahramanın eksikli çizilmesinden değil düzene uymamasından dolayıdır. Tehdit olgusunu sona erdirse bile Harmonica bireylikte direndiğinden dolayı kahraman olamaz, yalnızlığa terk edilir. Bu noktada film bireyin mülkiyet ile ilişkisinde yerel yönetimlerin tarafını tutar. Onlara tanınan bu ayrıcalık belki ulus devletin kuruluş aşamasında işe yaramıştır ancak geçen sürede toplumda bu ayrıcalıklara sahip bireyler azalmış, güç ve kontrolü elinde tutmak adına daha vahşi bir düzen hâkim olmuştur.

Leone, Ennio Morricone’nin psychedelic bir harmanda kotardığı müzikler eşliğinde izlediğimiz kahraman ve karizmatik kovboyların sisteme adapte olmayı ret ettiklerinde nasıl birden gözden çıkarılabileceğin altını çizmekten geri kalmaz. Her karesi hesaplanmış kusursuz kadrajları, Amerikan westernlerinde görmenin pek mümkün olmadığı detayları, alaşağı edilmiş kahramanları, paramparça edilen imajları ve yeni düzenin inşası ekrana epik bir formatta yansır. Spagetti Western’in pejoratif anlamından ayrılıp kendi başına bir tür haline gelmesinde katkısı büyük olan Sergio Leone’nin filmi, klasik western kalıplarını yerle bir ederken izleyicisine güncelliğini halen koruyan mülkiyet, bireysellik ve yerel yönetimlerin ikircikli politikaları üzerinde düşünme fırsatı veriyor.

twitter.com/gok_gkhn

, , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.