The Fountain (2006): Bilgelik Ağacı’nın Tadı Damağımızda…

The Fountain (2006): Bilgelik Ağacı’nın Tadı Damağımızda…

Yazar Puanı5
  • Ve kafasında sürekli geçmişe giden insan, kaybettiği ilişkiyi yaşatabilmek için hırs ve istekle dolar. Ancak Bilgelik Ağacı’nın meyvesini tatmıştır Âdemoğlu. İyiyle kötünün ayrımına varmıştır. Yaşam Ağacı’ndan medet ummak yasaktır artık. Yapılması gereken öldürmeyip yaşatmak, doğru zamanda doğru olanı yapmaktır.
Share Button

Üçüncü uzun metraj filmi The Fountain öncesinde 65 bin dolarla Pi’yi, 5 milyon dolarla da Requiem for a Dream’i kotaran ve sinemaseverlere muhteşem iki eser veren Darren Aronofsky’nin The Fountain için 100 milyon doların üzerinde maliyet çıkardığını ve hikâye oluşturma, senaryo yazma, sahne tasarlama çalışmalarının yıllarca sürdüğünü duymak ilk anda sorunlu bir filmle karşı karşıya olduğumuz izlenimi veriyor. Hele bir de üzerine, sonraki filmi olan The Wrestler’ın neredeyse Dogma sertifikasına layık görülebilecek kadar sade ve doğal yapısı anımsandığında söz konusu fantastik, görsel efekt zengini, pahalı eserinin (şimdilik) neden bir istisna gibi durduğuna önem vermek; filmi tamamlayabilmek için Aronofsky’nin nasıl bir savaş verdiğini düşünerek, bu projenin onun için ne kadar özel olabileceğini tahmin etmek gerekir. Sadece açılış sahnesini  biçimlendirmek için bile yıllarca kafa yormuş olması ve bu sahne için harcanan paranın önceki filmlerinin maliyetini kat kat aşması, Darren Aronofsky gibi ne yaptığını çok iyi bilen birinin filme duyduğu özeni kanıtlamaya yetiyor. Sahnede resmedilen mekânın ve gerçekleşen olayın nerden ve ne için alıntılandığına bakılınca bunun için yıllarını vermesini normal karşılamak, hatta teşekkür etmek lazım. Ne de olsa Eski Ahit’in, Yaratılış (Genesis) bölümünde “Günahın ve Acı Çekmenin Başlangıcı” olarak nitelendirilen 3. kısımda değinilen Yaşam Ağacı, Aden Bahçesi’nin kapısı ve onun korunma şeklini hayal edip canlandırmak ve bunu beyazperdeye yansıtmak hayli cesaret ve emek isteyen bir iş; detayları kolay kolay keskinleştirilemeyecek ve sonuçtan yüzde yüz emin olunamayacak bir girişim.

Aronofsky, Eski Ahit’in Yaratılış, 3:24 dizesini alıntılayarak açıyor The Fountain kitabını. Ve ilk önce bu dizede bahsedilen engellere meydan okuyan bir karakter sergiliyor gözlerimizin önüne. İnsanoğlu için günahın ve acı çekmenin başlangıcını, sonsuz ve huzurlu yaşamın Âdem ve Havva’nın elinden alınmasını anlatan eski ahit hikâyesinin tam metnine göz atmakta fayda var. Çünkü Âdem’le başlayan bu kusura isyan, son insana kadar devam edecek diyor bu filmle Aronofsky. Ve tam bu noktada senaryo üzerinde filme verilen ismin The Last Man olması da anlamlı hale geliyor.

(1) RAB Tanrı’nın yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandı. Yılan, kadına “Tanrı gerçekten ‘Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin’ dedi mi?” diye sordu.
(2) Kadın, “Bahçedeki ağaçların meyvelerinden yiyebiliriz” diye yanıtladı,
(3) “Ama Tanrı, ‘Bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın; yoksa ölürsünüz’ dedi.”
(4) Yılan, “Kesinlikle ölmezsiniz” dedi,
(5) “Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.”
(6) Kadın ağacın güzel, meyvesinin yemek için uygun ve bilgelik kazanmak için çekici olduğunu gördü. Meyveyi koparıp yedi. Yanındaki kocasına verdi, o da yedi.
(7) İkisinin de gözleri açıldı. Çıplak olduklarını anladılar. Bu yüzden incir yaprakları dikip kendilerine önlük yaptılar.
(8) Derken, günün serinliğinde bahçede yürüyen RAB Tanrı’nın sesini duydular. O’ndan kaçıp ağaçların arasına gizlendiler.
(9) RAB Tanrı, Âdem’e “Nerdesin?” diye seslendi.
(10) Âdem, “Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim” dedi.
(11) RAB Tanrı, “Çıplak olduğunu sana kim söyledi?” diye sordu, “Sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?”
(12) Âdem, “Yanıma koyduğun kadın ağacın meyvesini bana verdi, ben de yedim” diye yanıtladı.
(13) RAB Tanrı, kadına “Nedir bu yaptığın?” diye sordu. Kadın, “Yılan beni aldattı, o yüzden yedim” diye karşılık verdi.
(14) Bunun üzerine RAB Tanrı, yılana “Bu yaptığından ötürü bütün evcil ve yabanıl hayvanların en lanetlisi sen olacaksın” dedi, “Karnının üzerinde sürünecek, yaşamın boyunca toprak yiyeceksin.
(15) Seninle kadını, onun soyuyla senin soyunu birbirinize düşman edeceğim. Onun soyu senin başını ezecek, sen onun topuğuna saldıracaksın.”
(16) RAB Tanrı, kadına “Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim” dedi, “Ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek.”
(17) RAB Tanrı, Âdem’e “Karının sözünü dinlediğin ve sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için toprak senin yüzünden lanetlendi” dedi, “Yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın.
(18) Toprak sana diken ve çalı verecek, yaban otu yiyeceksin.
(19) Toprağa dönünceye dek ekmeğini alın teri dökerek kazanacaksın. Çünkü topraksın, topraktan yaratıldın ve yine toprağa döneceksin.”
(20) Âdem karısına Havva (İbranicede Yaşam) adını verdi. Çünkü o bütün insanların annesiydi.
(21) RAB Tanrı, Âdem’le karısı için deriden giysiler yaptı, onları giydirdi.
(22) Sonra, “Âdem iyiyle kötüyü bilmekle bizlerden biri gibi oldu” dedi, “Artık Yaşam Ağacı’na uzanıp meyve almasına izin verilmemeli.”
(23) Böylece RAB Tanrı, yaratılmış olduğu toprağı işlemek üzere Âdem’i Aden (Cennet) bahçesinden çıkardı.
(24) Onu kovdu. Yaşam Ağacı’nın yolunu denetlemek için de Aden Bahçesi’nin doğusuna Keruvlar ve her yana dönen alevli bir kılıç yerleştirdi.*

Her birini Hugh Jackman’ın canlandırdığı üç karakterin sonsuz yaşamak ve yaşatmak uğruna Hayat Ağacı’nın peşinde olduğu bu iç içe geçmiş üç ayrı zamandan öykünün temelini The Fountain isimli bir kitap sağlıyor. Rachel Weisz’ın canlandırdığı Izzi karakterinin kaleme aldığı kitap, 16.Y.Y. İspanya’sında yine Weisz’in oynadığı Kraliçe Isabella’ya Hayat Ağacı’nı bulmak için söz veren asker Tomas’ın hikâyesi ile başlıyor. Ancak Izzi’nin bozulan sağlığı kitabı bitirmesine imkân vermeyince bu sorumluğu eşi Tommy’ye bırakıyor. Özel bir kuruluşta tümör araştırmak ve çare bulmakla görevli Doktor Tommy’nin kitabı okuyuşu esnasında geçmişteki hikâyeye onun gözünden ortak oluyoruz. Görevi sırasında buldukları bir ağaç parçasının kobay üzerinde gençleştirici etkisine tanıklık ederek Yaşam Ağacı’nı bulma hikâyesine ortak olan Tommy’nin, tam da bu gelişmeler sırasında Izzi’nin ölümüne engel olamadığı için yaşadığı isyan ve hırs hikâyeyi günümüz zamanına taşıyor. Kitaba yazacağı son bölüme kendini ve yaşatabilme hırsını katan Tommy, Mayalıların inanışlarına göre hareket ediyor ve bilinmez bir geleceğe taşınan hikâye boyunca ‘İnsan sonsuz yaşamın altından kalkabilir mi?’ sorusuyla da bizleri sıklıkla karşı karşıya bırakıyor. Ağacın yaşlandıkça katmanlaşan gövdesi gibi sonsuz yaşayan insanın da kollarına her anı için çizgiler çektiğini hayal eden Aronofsky, biriken onca yükün, geçmişle hesaplaşmanın ve kederin ağırlığını seyirciye hissettirmeyi de başarıyor.

Izzi’den devraldığı kitabı bitirme sorumluluğunu her an hisseden Tommy’nin yol haritası ise Mayalıların yaradılış efsanesi. “Ölüm yaradılışın bir parçasıdır… İlk peder, yani ilk insan dünyayı yaratmak için kendini kurban etti. Hayat Ağacı karnından çıktı. Onun bedeni ağacın kökleri oldu. Yayıldılar ve yeryüzünü oluşturdular. Ruhu dallar oldu, yukarı uzanıp gökyüzünü oluşturdu. Geriye tek kalan kafasıydı. Çocukları kafayı cennete astılar ve Xibalba’yı yarattılar…” Mayalılar ölen yıldızın etrafındaki nebulaya Xibalba adını verdiler. “Xibalba Mayalıların öteki dünyasıydı. Ölü ruhların yeniden doğdukları yer.” Tommy, Izzi’nin mezarına bir tohum ekti. Tohum ağaç oldu. Izzi’nin o ağacın bir parçası haline geldiğine inandı. Ve onu Xibalba’ya götürdü. Tommy, Âdem’in fedakârlığını üstlenmesi gerektiğini anladı. Yıldız patladı, öldü ve ağaca hayat verdi. Âdem bir kez daha yaşam için kendini feda etti. Ve böylece Izzi’nin istediği gibi, kitap İspanya’da başlayıp Xibalba’da sona erdi. Topraktan yaratılan Âdem, her toprağa dönüşünde yaşam vermeyi sürdürdü. Ve ölüm yaradılışın bir parçası, ölenin huzura giden yolu oldu. Yaşamın döngüsü ve ruhun sonsuz varlığı Aronofsky’yi bu filmi yapmaya itti.

Filmin harika kurgular eşliğinde tekrar tekrar izlettirdiği ve gözümüze sokup ezberlettiği Tommy ve Izzi’nin tartışma sahnesine de özel bir ilgi göstermek lazım. Karda yürüyüş yapma teklifi ile gelen Izzi’yi tersleyen Tommy’nin aklından çıkaramadığı bu olayın kurgudaki yeri ve çözümü, filme ‘ilişkilerin yaşamı’ açısından bakmamıza da olanak sağlıyor. Izzi’yi reddederek o an daha çok heyecan duyduğu işini tercih eden Tommy için bu olay Izzi’yi, daha doğrusu ilişkisini kaybetmesinin başlangıcı diyerek yola çıkabiliriz. Hem Tommy’nin filmde sürekli bu an ile hesaplaştığını görmek, hem de bu olaydan sonra Izzi’nin hastalığını keşfetmeleri ve ölümü, simgesel olarak Izzi ile ilişkiyi örtüştürüyor. İlişki o an için kırılmıştır ve onarmak için yapılması gereken tercih edilmemiş ve hata yapılmıştır. İlişki hasta olur, hissizleşir ve ölür. Ve kafasında sürekli geçmişe giden insan, kaybettiği ilişkiyi yaşatabilmek için hırs ve istekle dolar. Ancak Bilgelik Ağacı’nın meyvesini tatmıştır Âdemoğlu. İyiyle kötünün ayrımına varmıştır. Yaşam Ağacı’ndan medet ummak yasaktır artık. Yapılması gereken öldürmeyip yaşatmak, doğru zamanda doğru olanı yapmaktır. Nitekim Tommy’nin ölümü kabullenişinin hemen öncesine kurgulanan sahnede, Tommy’nin ilk defa tartışma sonrası doğru olanı yaptığını görürüz. Ve kabulleniş ruhları huzura kavuşturur.

Üçüncü filminde de Aronofsky ile çalışmayı sürdüren görüntü yönetmeni Matthew Libatique ve müzisyen Clint Mansell, adeta The Fountain’e yaşam verircesine unutulmaz görüntülere ve müziklere imza atıyorlar. Aronofsky’nin harika kurgusunu görsel olarak besleyen Libatique ve akıllardan çıkmayan melodilere sahip bir soundtrack sunan Mansell filmin aldığı ödüllerde ve adaylıklarda en çok öne çıkan iki isim olarak emeklerinin karşılığını aldılar. Bir de Hugh Jackman’ın hakkını teslim etmek lazım ki, 2006 yılında hem The Fountain, hem de The Prestige’in görücüye çıktığını düşünürsek, o yıl kariyerinin zirvesini yaşadığını söylemek yanlış olmaz.

*Eski Antlaşma © The Bible Society in Turkey, 2001

Erol Demiray

İşletme ve Radyo-TV-Sinema mezunu. Eleştirel alanında aktif olmaya DVD+ dergisinin resmi forumunda moderatörlük yaparak başladı. İlk eleştirileri ise 2008 yılında Kanal D Home Video dergisinde yayınlandı. 2009’da Sinemaximum sitesinde, 2010’dan itibaren ise kişisel blogunda yazmaya devam ederken Aralık 2013’de Cineritüel’e katıldı. Antalya’da yaşamaktadır.

, , , , , , , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.