Romero’nun Zombi Üçlemesi (1968-1985): Kapitalizm Yerim Seni

Romero’nun Zombi Üçlemesi (1968-1985): Kapitalizm Yerim Seni

Yazar Puanı4.5
  • George A. Romero’nun zombilerinin kapitalizme savaş açtığı üçleme hem korku sinemasının yeniden yapılandırılmasını sağlamış hem de sistemi baştan aşağı eleştirmiştir. Bazı eleştirilerin altının fazla kalın çizildiğini düşünsek de zamanında baya cesur hamleler olduğunu unutmamalıyız.
Share Button

PART 1: Night of the Living Dead ve 60’lardaki paranoyaya açık bir saldırı

George A. Romero’nun daha henüz 28 yaşında çektiği, ucuza kotarılmış hatta neredeyse parasızlıktan korku filminden her an trajik bir komediye kayacakmış görüntüsünde olan ilk filmi Night of the Living Dead bugün sıra dışı bir klasik olarak selamlanmaktadır. Sinema tarihinin akışını değiştirmiş, günümüzdeki çoğu korku filminin övgüyle referans gösterdiği kült yapımı inceledikçe, politik sinemadan izler taşıyan zamanının ötesinde bir yapım olduğunu görüyoruz. Dönemin atmosferini yakalamaktaki başarısı, dikkat çekici sistem eleştirisi ile birleşince ortaya güncelliğini asla yitirmeyecek bir yapım çıkıyor. Devam filmlerinde iyice artan sistem eleştirisi sayesinde Amerikan toplumunu hallaç pamuğu gibi atıp silkelendiren serinin değeri gün geçtikçe artmaktadır. Seriyi tek bir bölümde değil de, üç bölüm olarak ele almak detayların kaybolmaması açısından önemlidir.

60’larda sinema ve Amerikan toplumu

Filmin içerisindeki sistem eleştirisini incelemeden önce ilk olarak filmin çekildiği ortamı tanımlamakta fayda var. 60’ların başında Amerikan Yazarlar Birliği’nin greve gitmesi, Oyuncular Derneği’nin katkısı ile Hollywood ekonomik krize sürüklendi ve birçok film stüdyosu finansal zorluklar nedeniyle uluslararası şirketlerin eline geçti. Amerikan sinemasının büyük şirketler elinde olduğu bu yıllarda yenilikçi ve standart prosedürlere uymayan filmlerin yapılmasının ve dağıtılmasının şansı yoktu. Görmezden gelinen bu tip yaratıcı çalışmalar yerine belirli prototipler destekleniyordu. Ta ki Film Üretim Yasası’nın feshedilmesi, Avrupa’dan gelen özgürlükçü sinemanın etkisiyle ama en çokta bağımsız sinemanın genç yönetmenlerinin katkısıyla sıra dışı örnekler ortaya çıkmaya başladı. 69 yılında Oscar’ın sahibi olan Midnight Cowboy tüm dünyaya bağımsız sinemanın gücünü, iyi oyuncu ve yönetmenlerin sinemaya etkisinin büyüklüğünü ayrıca özgürlükçü beyinlerin anlatacak çok gerçekçi hikâyelerinin olduğunu ispatlamıştı. Kubrick’in 2001: A Space Odyssey’in çığır açan yapısıyla aynı yıl asıl konumuz olan Night of the Living Dead filminin çekilmiş olması artık yaratıcı zihinlerin dizginlenemeyeceğinin bir kanıtı olarak göze çarpıyordu. Bu düşük bütçeli siyah beyaz korku filmi açıkça sistemi eleştiriyordu ve insanlar buna alışık değildi. Korku filmi halen eğlence sinemasının bir parçasıydı ta ki Romero sistemin kalbine saldırıp koca bir parça ısırık alana kadar.

60’larda Amerikan sinemasının tutucu ve değişime kapalı olması elbette bir tesadüf değildi. Amerika’nın yeni başkanı Lyndon B. Johnson tarihin en yüksek oylarından birini alarak seçilmişti. Kennedy suikastının büyük etkisiyle halk karamsar, güvensiz bir ortamda yaşıyordu ve birbirlerine olan bakış açıları samimiyetsizdi. Özellikle soğuk savaş, ırkçılık ve cadı avları sayesinde tescillenen bu huzursuz dönemde Romero, fişlenmekten korkan halka bir nevi ayna tutuyordu.

Zombiler: Amerikan Halkı

Hem sinema hem de Amerikan toplumu üzerinde bu baskı Romero gibi genç nesil özgürlükçü yönetmenlerin gözünden kaçmamıştır. Neredeyse bütçesiz çekilen, başrol oyuncuların birden fazla rolde gözüktüğü filmde, yaşayan ölülerin insanlara saldırılması konu edilmiştir. Hiçbir şekilde ciddiye alınmama tehlikesi bulunan senaryo daha çok kullanılan atmosferinde yardımıyla çıkışsızlık hissiyle desteklenerek başarıya ulaştı. Mekân kullanımının üst düzeyde olmasının da filmin başarısında etkisi büyüktü. Bu arada zombilerin Amerikan halkını simgelediği açıkça belli oluyordu. Yaşayan birer ölü olan zombiler ile yaşayan ama her an korku içindeki Amerikan halkı arasında bir fark yoktu. Beyinlerini kullanmadan yaşayan zombiler ile akıntıya kendilerini bırakıp başkalarının aldıkları kararlarla yaşayan Amerikan halkının dışa vurumu bir nevi alt benliğiydi. Zaten zombilerin filmde trans halinde dolaşan insanlar olarak tanımlanması da bunun bir kanıtı olarak görülmektedir. Zombilerin tüketmeye olan aşırı düşkünlükleri, doyumsuz olan istekleri günümüzde modern toplumda yaşayan sıradan bireylerin bilinçsiz tüketimini göz önüne alırsak oldukça önceden görülmüş bir modern toplum eleştirisidir. Romero’nun filmini bütçe zorluğu nedeniyle siyah beyaz çekmesi onu bir belgesel havasına büründürür. Bu hava kuşkusuz ki filme çok yakışır. Her şeyin televizyon veya radyo aracılığıyla öğrenildiği filmde gerçekçi ton kusursuz bir biçimde sağlanmıştır. Ayrıca eleştirel olacağım diye filmin gotik tarafı ihmal edilmemiş akıllardan çıkmayacak bir korku filmi ortaya çıkmıştır.

Romero’nun zombilerinin sistemle savaşı

Kuşkusuz ki Romero sadece sıra dışı bir korku filmi çekmemiştir. Öncelikle filmin dikkat çekici özelliği paranoyak ve güvensiz ortamın altını çizmektir. Daha filmin açılış sahnesinde Barbara’nın yaşlı adamdan özür dilemek istediği anda saldırıya uğraması kimseye güvenilmemesi gerektiğinin altını çizer. Sığındığı ıssız evde de hiçbir şekilde güvenden eser yoktur. Bencillik eve sığınan insanların temel özelliği haline gelmiştir. Asıl olması gerekenin dışarıdaki düşman için birleşmek olduğu bir gerçektir ama insanların zor durumda olmalarına rağmen egoları o kadar yüksektir ki silah yani güç kimdeyse emirleri o verir. Ben karakteri evi güvenli hale getirmekten başka şansları olamadığını söyleyerek liderlik etmeye soyunur. Bir Afro-Amerika’lı olan Ben’in karşısında mahzende saklanmayı öneren Amerikan banliyö babası Harry yer almaktadır. Daha çok Ben’in fikirlerine değil de onun siyah ten renginden dolayı rahatsızlık duyması filmde ırkçılığın sinsi bir şekilde insanların beyinlerinde yaşadığı gerçeğini yüzlerine vurur. Her ne kadar kölelik ve aşağılanma ortadan kalkmış olsa da ırkçılık Amerikan banliyölerinde halen vardır. Bu açıdan sinema tarihinde ilk kez bir korku filminin başrolünde siyahî aktörün olması cesur bir hamledir.

Belirsizlik, evdeki daracık alandaki çekişme ile sınırlı değildir. Her şeyi TV ya da Radyo aracılıyla öğrenen ev halkı/izleyici, güvende olanların da derin bir çekişme içinde olduklarını anlarlar. Dikkat çekici radyo haberinde cinayetlerin virüsten kaynaklandığını söyleyen tıp doktorları, şeytan olduğunu söyleyen din adamları, toplu hipnoz diyen psikologlar ile uzaylıların marifeti olduğunu söyleyen kişiler vardır. Burada bir parantez açmakta fayda var. Romero’nun filminde bahsi geçen her olası sebep 70’lerden sonra korku filmlerinin temel temaları olarak kullanılmıştır. Filmin korku sinemasının seyrini değiştirmesinde en büyük katkısı da filmin içerisindeki küçük fikirlerden birçok film yapılmasına vesile olmasıdır. Özellikle 90’larda bilgisayar oyunları vasıtasıyla binlerce zombi fikrinin ilk filmdeki temalardan faydalanarak ortaya çıkması kült filmi daha da önemli bir yere koymamız gerektiğinin altını çizer.

Güvensizlik ve paranoya filmde özellikle iki sahneyle doruk noktasına ulaşır. Birincisi sinema tarihinin en etkili sahnelerinden biri olan Cooper çiftinin kızlarının zombiye dönüşüp annesini öldürmesidir. Küçük şirin bir kızı bile güvenilmeyecek biri haline getiren Romero böylece korku toplumunun altını çizer. Paranoyaklaşan Amerikan halkı için güvenilecek kimse kalmamıştır. Şerifin adamlarının zombileri temizleyerek eve ulaştığında en azından ana kahramanın kurtulacağını düşünen hatta buna alışmış izleyici için şok etkisi yaratan ikinci sahnesi ise finalidir. Final açıkça umutsuzluğun altını çizerek tam anlamıyla bir çıkışsızlık hissini izleyiciye sunar. İzleyiciye, içlerindeki umut ışığını söndürüp gerçeklerle yüz yüze gelme sıralarının geldiğini açıkça belirtir. Boş bakışlı, düşünceli, dalgın ve ağır hareket eden zombilerden bir farkları olmadığını görmek insanları huzursuz edecektir. Korku sinemasında bir milat olarak kabul edilen Night of the Living Dead bir başyapıt olması dışında, sistem karşıtı tavrıyla öne çıkan politik bir filmdir. Romero diğer iki devam filminde sistemi kıyasıya eleştirmeye devam edecektir. Dawn of the Dead ile kapitalizmi çok daha ağır bir şekilde ve Day of the Dead ile de militarizmi eleştirecektir.

PART 2: Dawn of the Dead ve Tüketim Toplumuna Bir Başkaldırı

Romero’nun 10 yıl sonra gelen devam filmi öncelikle üçlemenin diğer iki filminden yapısal anlamda ayrılır. Uzun süresi, çiğ görüntüleri, kullanılan müzik, açık alan ve ışığın getirdiği farklılıklar dışında oldukça kanlı ve mide bulandırıcıdır. 1930-1950 yılları arasında çekilmiş Universal Korku filmleri (Dracula, Frankenstein, The Mummy) ve ardından gelen 1950-1970 yılları arasında çekilmiş Hammer Film Stüdyosu işlerinde (The Curse of the Werewolf, The Reptile, The Abominable Snowman) gotik atmosfer ağırlıklı bir korku geleneği mevcuttur. Romero’nun bunu baştan aşağı değiştirip modern korku sinemasını başlattığı Night of the Living Dead ardından çektiği Dawn of the Dead türün açık ara tepe noktasıdır. Artık gotik edebiyattan faydalanan eserlerin yerine toplumun eleştirisini yapmaya soyunan anlayış maalesef pek iyi örnekler vermemiştir. Aşırı şiddet, kan ve Gore unsurlar barındıran temalar özellikle 80’lerin başından itibaren “teen slasher”ın ortaya çıkmasını sağlamıştır ki günümüzde artık izlemekten sıkıldığımız bu filmler 90’larla birlikte altın çağına girmiştir. Eleştirinin yerinde yeller estiği, neredeyse konunun bile olmadığı, insanların estetik şekilde öldürüldüğü, kanın oluk oluk aktığı bu filmlere bakıldığı zaman, Romero’nun filmleri yapılan tüketim eleştirisi ile sadece bir kan gölünden ibaret olmadığı açıkça görülmektedir.

Sıradan bir banliyöde sıradan bir alışveriş merkezinde geçen olaylar tüyler ürperticidir. Öncelikle şehir merkezinde bir TV binasında zombilerin saldığı dehşet dışında polislerin ve eli silah tutan herkesin bir anda şiddete ortak olmasını izleriz. Apartman baskını sırasında sağa sola ateş eden insanlara bakıldığında polislerin çoğundaki ego patlamaları göze çarpar. Görev bilincinden daha çok kahraman olmaya çalışan ya da en ilkel rahatlama yöntemi olan şiddete başvurduklarını görürüz. Bu şiddetin belli bir eğitimden geçmiş bilinçli bir beyinler tarafından yapılması diğerleri olarak adlandırılan zombilerden daha korkutucudur. 4 kişinin bir helikopter yardımıyla oradan kaçıp bir alışveriş merkezinin üstüne iniş yapmaları ile film rotasını tüketim toplumunun zaaflarına ve alışkanlıklarına çevirir. Dört karakterin alışveriş merkezinde bir anda tüketim alışkanlıklarına geri dönmeleri şaşırtıcı derecede kolay olur. Zor şartlar (etraf zombi dolu) altında bile öncelikleri güvenlikten daha çok ceplerini doldurmak (para çalmaları), rahat yaşamak (odaların konforla donatmaları) ve çılgınca tüketmek olması günümüz toplumunun bir göstergesidir. Zekâ ve beyinden yoksun olan zombilerin bile sıradan bir şeymiş gibi alışveriş merkezini gün geçtikçe doldurması da tüketim alışkanlığının bir belirtisidir. Zaten film de bunu açıkça belirtir. Neden buraya geliyorlar sorusunun cevabı çünkü buraya alışmışlar, içgüdüsel bir tavır diye belirtilir. Ölmeden önce alışveriş merkezinin onlar için önemli bir yer olduğu ve bu alışkanlıklarını devam ettirdiklerini görürüz.

Günümüzde içinde dükkânlar, fast food ve eğlence olan alışveriş merkezlerinde yaratılmaya çalışılan sahte mutluluklar, hiç bitmeyen indirimler ile ihtiyacımız olmayan şeyleri pazarlama çalışmaları ile sosyal hayatın küçük bir minyatürü halindedir. Artık her istediğimizi tek bir yerde bulabildiğimiz bu sahte dünya, kapitalist sistemin elinde bir kaleye dönüşmüştür. Filmde bu açıkça görülür. Sahipsiz olan alışveriş merkezinin kendi güvenliklerini sağlayacak bir mekândan çok bir yağmalama mekânına dönüşmesi kaçınılmazdır. Zaten motosikletleriyle alışveriş merkezini basan çete de bir yağmacı gibi davranır. Sonraları kötü de olsa tavırları nettir. Saldır, yağmala ve kendini tatmin et. Bu davranışların, insanların zombilerden bir farkları olmadıklarını açıkça gösterir.

Romero’nun neredeyse absürt komedi tarzında çektiği filmde etkili bir makyaj çalışmasının da yardımıyla oldukça rahatsız edici sahneler bulunmaktadır. Gore tarzının hâkim olduğu ve vahşeti açıkça gösterdiği için yer yer izlenmesi mide isteyen sahneler filmin genel tonunu da belirler. 2 saate yakın süresinde hikâye mekânı sömüren insanlar (çete de dâhil) ile insanları sömüren zombiler arasında bol kanlı mücadele şeklinde geçer. İkinci filmde bu sahnelerin de etkisiyle yamyamlık teması da akla gelmektedir. Sürekli parçalanan organ parçaları bir noktadan sonra rahatsız edip hiç bitmeyecek gibi gelse de bu bize tüketim alışkanlıklarımızı akla getirir. Serinin ikinci filmi ilk filmin ardından rahatsız etme konusunda sınır tanımaz, Romero 3. filmde eleştirisini orduya yönlendirecek ve bu kez tavrını daha sakin ama net olarak ortaya koyacaktır.

PART 3: Day of the Dead ve Militarizmin Çöküşü

Romero’nun kült filmi Night of the Living Dead’te zombilerin çıkış sebebi olarak çeşitli teoriler ortaya atılsa da kabul gören kavram nükleer deneyler sonucunda ortaya çıktıklarıdır. Soğuk savaş döneminde paranoyaklaşan halk için de en mantıklı gelen açıklama kuşkusuz budur. Romero daha ilk filmden sinyallerini verdiği ordu ve yönetime tüm nefretini serinin üçüncü filminde kusar. Şüphesiz ki iletişim kanalları ve cephaneler ordunun elindedir. Bu açıdan küçük bilgi kırıntılarıyla yaşamaya çalışan halka hem yardım ulaştırmak hem de güvenliğini sağlamak da ordunun elindedir. Ancak yetkiyle donatılan insanların sorumluluk duygularının da olması gerekmektedir ki kendi egolarıyla sorunu olan insanların olağandışı durumlarda bunu aşmaları çok zordur. İlk filmin finalinde şerifin insanları zombilerden temizlerken hayatta kalan birini de öldürmesi belki hata olarak yorumlanabilir ancak Romero bunun dikkatsizlik dışında başka sebepleri de olduğunu net olarak ortaya koyar. Birinci filmde, bir kamera ve medya ile ortalıkta dolaşan şerifin güç peşinde olduğu gerçeği ortadadır. Serinin devam filminde ise kırsaldan çıkmış şerif polise dönüşmüş ama daha profesyonel davranacaklarına şiddetin dozu artmıştır. Elindeki silahla krala dönüşen insanlar vahşete davetiye çıkarırlar. Day of the Dead’de ise bir askeri timin yer altı sığınağında bir bilim adamı ve ekibiyle olan ilişkileri anlatılır. Koruma görevinin hızla liderliğe doğru ilerlemesi ile neredeyse küçük faşist bir ülke başkanı gibi davranan yüzbaşı nezdinde bütün sistem kıyasıya eleştirilir.

Güç peşinde olan ve rahat bir yaşama anında uyum sağlamış askerler ile çıkış yöntemi arayan doktor ve ekibinin rekabeti olarak algılanabilir bir durum filmin başlarında mevcut. Ancak birlik olup amaca (zombi sorununa çözüm bulmak) yerine hırslarının peşinde olan topluluğun çok çabuk şekilde çözüldüğünü görüyoruz. Askeri timden ölen askerler vasıtasıyla güvenlik sorununun açığa çıkmasının dillendirilmeye başlamasını ordunun o dokunulmaz yapısına ve tabii ki kendisine yapılan bir eleştiri olarak gören yüzbaşı, bilim adamlarına cephe alıyor. Askerlerini dizginleyip saldırgan tutumlarını engelleyeceği yerde onları teşvik edip ortamı geren yüzbaşı dışında bilim adamları da kendi aralarında çözülme yaşarlar. Doktorun teorileri ile açıkça alay eden, ilgilenmeyen ekip üyeleri doktoru daha da hırslandırır. Evcilleştirmeye çalışılan zombinin ödülü ölü askerlerin etleri olacak kadar doktor mantığıyla hareket eder. Oysa ölü de olsa cesede yapılan bir saldırı askerler tarafından kabul edilemez.

8-10 kişinin bile bir arada yaşayamadığı, çıkar çatışmaların sürdüğü ve amaca hizmet yerine iktidarın önemli olduğu filmsel yapıyı basit bir toplum olarak görmek mümkün. Bu açıdan medeniyet tanımına da getirdiği eleştiri film için oldukça önemli. Toplum kavramından yola çıkarak çabuk çözülen, bozulan, tüketime alışmış insanları görmemiz gelişmişlik yolunda kat etmemiz gereken çok yol olduğunu ortaya koyuyor. Filmde zombiye bir şeyler öğretmeye çalışan doktorun onu evcilleştirmeye çalışması da garip bir sonuç veriyor. Sadece içgüdüsel (diş fırçalamak, tıraş olmak vb) davranışları uygulayan zombi silah kullanıp filmin sonunda intikamını bile alıyor. Bu açıdan medeniyet açısından oldukça acınası durumda olduğumuzun, gelişmemizin de kişisel güdüler vasıtasıyla tamamen bireysel olduğunu görmekteyiz. Day of the Dead’in sinemasal açıdan diğer filmlerden bariz bir üstünlüğü mevcut. Gerek bütçe gerekse teknik olanakların da gelişmesi sayesinde iyi bir işçilik söz konusu. İlk filmin belgeseli andıran yapısı, ikinci filmin çiğ görüntüleri sonrasında özellikle açılış sahnesi tam anlamıyla görsel atmosferi çok iyi özetliyor. Boş sokaklar, uçan paralar, eski gazete manşetleri ile desteklenen açılış sahnesinde çıkışsızlık atmosferi oldukça başarılı bir şekilde resmediliyor. Teknik açıdan da oldukça başarılı olan film, serinin en iyi işçiğini de barındırıyor.

Romero’nun kadın ve Afro-Amerika’lı karakterlerinin gelişimi

Üç filmi arka arkaya izlediğimiz zaman dikkat çeken ilk nokta Afro-Amerika’lı karakterlerin film içindeki baskın olan ağırlığı. Tüm filmlerde başrolde olan ve ırkçılığa karşı açık bir tavır olan bu tutum ayrıca beyaz yani çoğunluğun bireyselliğini de vurgular. Kadın karakterler de ilk filmde oldukça silik durumdayken silah kullanmayı bilen, fikirlerini savunan karakterlere dönüşmüşlerdir. Bu da oldukça dikkat çekici bir durumdur çünkü değişen koşullar, günümüz koşulları göz önüne alınırsa kadınların hem politika hem de sosyal alanda etkisi gün geçtikçe artmaktadır. Artık sadece eş değillerdir ve film bunun altını dikkatle çizer.

Son tahlilde Romero’nun zombilerinin kapitalizme savaş açtığı üçleme hem korku sinemasının yeniden yapılandırılmasını sağlamış hem de sistemi baştan aşağı eleştirmiştir. Bazı eleştirilerin altının fazla kalın çizildiğini düşünsek de zamanında baya cesur hamleler olduğunu unutmamalıyız.

twitter.com/gok_gkhn

, , , , , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.