Umberto D (1952): Modernleşen Dünyada Giderek Kaybolan Evrensel Değerler

Umberto D (1952): Modernleşen Dünyada Giderek Kaybolan Evrensel Değerler

Share Button

Sinema var olduğundan beri etkileşim içerisindedir. İlk zamanlarında bu etkileşim sınırlı olarak gerçekleşirken, günümüzde artan iletişim teknolojileri sayesinde artık her ülkeden, her kültürden filmlere rahatlıkla ulaşabiliyoruz. Hiç bilmediğimiz bir kültürün, hiç gitmediğimiz bir ülkenin yetiştirdiği yönetmenden etkileniyor ve onun tarzını benimseyebiliyoruz. Belki şu anda sinema olarak, ekonomik ve küresel güce sahip olan Hollywood olsa da, artık biliyoruz ki Tayvan sineması bizi Hollywood’dan daha fazla etkileyebiliyor.

İşte sinemanın bu etkileşim gücünden belki en çok yararlanan ülkeler Fransa ve İtalya olmuştur. Sinefiller sinema tarihinde önemli yer tutan filmlerin bazılarında “Fransa ve İtalya ortak yapımıdır.” ibaresini görmeye alışıklardır. Georges Melies ile sessiz sinema döneminde de önemli bir yer tutan Fransız sineması, sesin sinemaya girmesinden sonra Şiirsel Gerçekçilik Akımı ile beraber daha popüler olmuştur. Dönemin önemli Fransız yönetmeni Jean Renoir ile beraber çalışma fırsatı bulan İtalyan yönetmenler Luchino Visconti ve Michelangelo Antonioni bu akımdan etkilenerek İtalyan Yeni Gerçekçilik Akımını yaratmışlardır. Dert edindikleri konular açısından bu akımlar birbirlerine benzeseler de, şiirsel sinemadaki dramatik örgü ve edebi konuşmalar, Yeni Gerçekçilik ile beraber yerini basit kurguya ve doğaçlamaya bırakmıştır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan İtalyan Yeni Gerçekçilik Akımının başlangıcı olarak Roberto Rossellini’nin 1945 yapımı Roma, Città Aperta filmi sayılırken, akımın son filmi olarak Vittorio de Sica’nın 1952 yapımı filmi Umberto D. gösterilir. Bazı kaynaklarda Federico Fellini’nin 1954 yapımı filmi La Strada da bu akıma dahil edilse de tam olarak bu akımın içinde yer almadığını söylemem gerekir. ( Le notti di Cabiria, Accattone, Mama Roma gibi filmlerde bu akımdan etkileşimler içermesine rağmen akım içinde yer almazlar. )

Burada üzerine konuşacağımız film ise Umberto D. olacak. Akımın en çok bilinen filmlerini yaratmıştır Vittorio de Sica. Diğer yönetmenlere göre daha yoksul bir aileden gelmesi ve erken yaşta çalışmaya başlaması sanırım daha etkileyici filmler yaratmasını sağlamıştır. Oyuncu olarak başladığı sinema kariyerine, senarist Cesare Zavattini ile tanışmasından sonra dönemin en önemli yönetmenlerinden biri olarak devam etmiştir.

Vittorio de Sica’nın babasına ithaf ettiği Umberto D, Cesare Zavattini’nin gerçek hayat hikayesine dayanmaktadır. Film, profesyonel olmayan oyuncular, toplumda önemli yer tutmayan karakterler ve doğal dış mekanlar ile Yeni Gerçekçilik’in bir çok öğesini barındırır. Konu itibariyle hala güncelliğini koruyan film, emekli bir devlet memurunun hayata tutunmasını anlatıyor klişe tabiriyle söylemek gerekirse. Yeni Gerçekçilik Akımın ana konusu olan İkinci Dünya Savaşı sonrası sıkıntılara da değinen film, savaşın etkilerini unutturarak yerini modernize bir dünyaya bırakmanın eleştirisini de yapar. Filmin açılış sekansında emekli maaşlarına itiraz eden ihtiyarların başkaldırısını izliyoruz. Siyasi statükoyu eleştiren bu sekanstan sonra görüyoruz ki filmin asıl derdi siyasal eleştirinin önünde modernleşen bir dünya ve bu dünyada evrensel değerlerin giderek kaybolması. Kahramanımız Umberto içinde bulunduğu zor durumdan kurtulmak için eski arkadaşlarından, çevresindeki diğer insanlardan yardım ister ama herkes kendi derdinde, ilgisiz ve anlayışsızdır. Umberto’nun haline üzülürken, film boyunca yardım alabildiği tek insan olan Maria karakterine, Umberto’nun da bazen ilgisiz ve anlayışız yaklaşımı, bencilliğin artık her insanın içine yerleştiğini gösteriyor.

Tüm bunlar ile günden güne umutsuzluğa kapılan Umberto’yu hayata bağlayan tek varlığı köpeğidir (Vittorio de Sica’nın da büyük bir köpek sevgisi vardır). İçinde bulunduğu zor durumdan dolayı köpeğini ne yapacağına karar veremeyen Umberto, bir türlüde köpeğinden ayrılamaz. Hatta filmde Umberto’nun kaybolan köpeğinin peşindeki umutsuz arayışı Ladri di Biciclette filminde Antonio Ricci’nin oğlu Bruno ile birlikte kaybolan bisikletlerini aramaları ile benzerlik gösterir.

Tüm bu iç acıtıcı olaylara rağmen Vittorio de Sica filmi dramatize etmez ve İtalyan Yeni Gerçekçilik Akımına yaraşır bir son ile filmini noktalar.

Daha sonra İtalyan Yeni Gerçekçilik Akımından etkilenen Fransız yönetmenler Fransız Yeni Dalga Akımını yaratmıştır. Bunun yanında bir çok ülke sinemasını daha etkilemiştir Yeni Gerçekçilik. En güzel örneği; Hintli yazar Satyajit Ray, Ladri di Biciclette filmini izler ve çok etkilenir daha sonra ülkesinde buna benzer bir film çekmek ister. 1955 yılında Pather Panchali filmini çeker ve bu sayede dünyaca üne kavuşur.

Sinemamızda Yeşilçam başta olmak üzere, Yılmaz Güney ve Reha Erdem gibi yönetmenlerimizi de etkileyen bu akıma daha yakından bakmakta sinefiller adına yarar var. Özellikle bu filme oldukça benzettiğim Pelin Esmer’in 11’e 10 Kala filmini de izleyebilirsiniz.

Umberto D - De Sica

Filmin yönetmeni Vittorio De Sica köpeğiyle birlikte

Konuk Yazar: Muammer MUTLU

, , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.