Kısa Film: “Berf” Ararat Dağı Eteklerinde Bir Gezinti (1)

Kısa Film: “Berf” Ararat Dağı Eteklerinde Bir Gezinti (1)

Share Button

Bir yönetmenin izleyiciye ya da bir yazarın okura ulaşabilmesinin olanağı ve koşulu nedir? Kişinin kendi anlam dünyasında saklı duranı dışa taşırma biçimlerinden biri olan sanatın hangi biçimde işlenişi yaratıcıyı evrensele ulaştırır? Yazar-okur, yönetmen-izleyici arasında kurulması planlanan doğrudan ilişkiye sanat eseri gibi bir dolayım eklenince ne gibi sonuçlar ortaya çıkmaktadır? Umberto Eco’nun Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti adlı eserinde yazar ve okur arasındaki ilişkiyi tanımlamak ve ayrımlamak için vurguladığı örnek-amprik okur/yazar ayrımını biz de Erol Mintaş’ın bir anne-oğul üçlemesinin ikinci bölümü olan Berf isimli eserini çözümlemek için kullanacağız. Bu ayrımı belirginleştirmenin, bu filmin çoğu izleyicinin nezdinde belirginleşen beklentileri karşılamamasındaki bazı sebepleri ortaya çıkarmakta önemli bir işleve sahip olacağını düşünüyoruz.  Bu belirginlik sadece izleyicinin yönetmenden değil; yönetmenin de izleyicisinden beklentilerinin hangi evrelerde örtüşüp-örtüşmediğini gerek filmin galasından sonra izleyicilerin tepkisinde gerekse de yönetmenin vermiş olduğu röportajda örneklerle ortaya sereceğiz. Bu metinde amaçlanan, serinin son bölümünün çekim sürecinin başında yönetmen ve izleyici arasında ikili karşıtlık ya da bundan amaçlanan bir sentez değil; doğru bir biraradalığa işaret edebilmektir.

Film gerçek bir hikayeden (gerçek ve hikaye terimlerine şimdiden bir vurgu gereklidir, metnin ilerleyen kısımlarında sıkça karşımıza çıkacaktır bu ikilik ya da biraradalık) esinlenmiştir. Doğubeyazıt’ta güvenlik güçleriyle girilen çatışma sonucu yaşamını yitirmiş bir gerillanın naaşına ulaşamayan annenin trajedisi konu edilmiştir. Yaşamı boyunca acılarını yüreğinin derinlerinde taşımış bir annenin tek avuntusu artık oğlunun cesedi de değildir; onun bulunduğu dağdan bir avuç kar yüreğindeki ateşi söndürmeye yetecektir. Anne, ilerleyen hastalığına rağmen sesini duyurabildiği ilk anda ve her defasında bir avuç kar istemektedir. Buna dayanamayan büyük oğul atını hazırlar yanına bir termos alır ve dağa doğru yol alır. Dağa ve kara ulaşır ama kendisini eve ulaştırmaya yetmez ömrü ya da talihi. At, termosla döner ve annenin avucuna bırakılması planlanan kar eriyip oğulun mezarına su olarak geri döner.

Filmin bu kadarlık sinopsisinden de anlaşılacağı üzere film çok katmanlı imgeler üzerinden yürümektedir. Yer yer o kadar katmanlaşır ki izleyici hangi yolda, yolun neresinde olduğunu şaşırır. Filmi izlerken olmasa da filmin hikayesinde kullanılan ögelerin yaşamın gerçekliğinde neye karşılık geldiğinin idrakiyle taşlar yerine oturmaktadır. Bu noktada da Umberto Eco’nun bahsini etmiş olduğu örnek-amprik ayrışmaya benzer bir nosyon ortaya çıkmaktadır. Söz gelimi Örnek Yönetmen olarak Erol Mintaş alçak uçuşla evin üstünden geçen helikopterin orada yaşananları doğrudan ya da dolaylı olarak deneyimlemiş olanlar için neye karşılık geldiği açıktır. Oysa burada Örnek Yönetmen bununla yetinmez ve bu defa sadece örnek izleyicisini değil; amprik izleyiciyi de anlatıya katar: helikopterin geçişinin sebep olduğu sarsıntı televizyonun üzerinde duran, çalışmaz durumda olduğunu tahmin ettiğimiz radyonun yere düşmesine sebep olur ve radyodan haber sunan spikerin sesi duyulur. Olayın neye karşılık geldiğini radyonun düşüşünden değil; spikerin sesinden duyanlar kendilerinin örnek izleyici olamayıp, amprik kaldığını idrak eder. Tabi ki izleyicilerin bu ve buna benzer unsurlar üzerinde bizim bahsini ettiğimiz gibi derin düşünce analizlerine girecek olması bir varsayımdır. Bu varsayımdan hareketle “amprik” kalan amprik olduğunun dahi farkında olmayacaktır. Sadece sıfat olarak değil; bu durumlar karşında takınılan “genel” tavra yönelik amprik olma durumu…

Eco’nun da bahsini ettiği örnek yazar ve örnek okur arasındaki ilişki örnek yazarın belirtmeye ihtiyaç duymadığı örtük temalar üzerinden akar. (Örnek) yazar ve dolayısıyla okur, amprik olanla arasına bu bağlamda fark koymaktadır. İşin sanatsal/kurgusal yönü ya da yönetmenin aktardığı değil yorumladığı kısmı da burada önem kazanmaktadır. Buna benzer bir diğer vurgu evin duvarına asılı olan üç resim çerçevelerinden birinin üzerinin siyah bir örtüyle örtülmüş olmasına yapılabilmektedir. Burada örtük olan sadece resim değil; resmin örtülmesinin anlamıdır da. Örtülü resmin, örnek izleyici tarafından yası tutulan birinin ifadesi olduğu açıkça bilinmektedir. Bu hayatta olmayan ama hayatta şimdi olmadığı halde hiçbir zaman da olmamış gibi davranılamayan bir insanın temsilidir o resim. Üzeri karanlıkla örtülmüştür. Bu örtü, sûreti, izleyici tarafından görünmez kılsa da orada sona ermiş bir yaşamın ve o kişinin bir dönem yaşamda bulunuşunu ifade eder. Filmin başında resmi örtülen kişinin kim olduğunu da filmin sonuna doğru ölen diğer oğulun resminin örtülmesiyle anlıyor, amprik izleyici. Annenin üzerindeki kıyafeti çıkarıp ters çevirip tekrardan giymesi ve dağa kar toplamaya giden oğulun evde olmadığı sırada Zîn’in (küçük kız) rüyasında, dışarıdaki kanlanmış beyaz örtülerin bilinmeyen bir el tarafından tutulması benim de amprik kaldığım yönlerdir. Bütün bunların yanı sıra filmde arınmayı yaratan etki filmin akışından ya da yönetmenin (gerek daha önceki filmlerinde bir yönetmen olarak gerekse de bütün bu sıfatlarından arınmış bir “kişi” olarak) genel duruşundan hareketle öngörülemeyecek bir arınma durumu göze –yüze- çarpmaktadır. Ölen oğlunun cesedi başında yas tutabilme tutkusuyla dolu olan bir annenin tek merhemidir bu husus. Öyle ki kendi ölümü öncesinde dilediği tek şey olan oğluna ait bir mana diğer -hasta- oğlundan gelmektedir. Kar ile değil; kendi cesediyle. Annenin mezarı başında yasını tutabileceği bir oğlu vardır artık; oğlunun kendisi olmasa da. Burada da, “Ne istediğinize dikkat edin; ona sahip olabilirsiniz” özdeyişi başka bir anlam kazanıyor.

Filmin başka bir yerinde anne ve dağın birbirlerine karşılıklı bakışlarından hangisinin diğerinden daha kadim olduğunun ayrımı yapılamaz artık. Karşılıklı durmaktadırlar. Yıllar boyu efsaneleşen dağ hikayeleri ve bunların taşıyıcısı bir annenin yüreklerine gömdükleri sevdaları ve bu sevdanın sonu ölümleri dağın sûretinden anneye annenin bakışından dağa işlenmektedir. Gözlemlerken gözlemlendiğinin farkında olmak gerektiğinin kaçınılmazlığı. Kendi doğanın hakimi sayan insana doğadan “doğal” bir cevap. Ölüm her defasında olduğu gibi bu defa da üzücü olsa da doğada bunun dışında bir işleyişin üzücülüğüne ulaşamaz.

Gelelim filme yönelik eleştirilere. Bu yönlü bir filme genel –amprik- izleyici kitlesinin (burada genel izleyici derken kastedilen elbette ki rtük tarafından genelleştirilmiş izleyici değildir) getireceği yorum haklı olarak belli oranda sığlığı aşamayacaktır. Bunların en belirgini “zaten kısa filmmiş bu kadar ağır işlemesine ne gerek var!” idi. Yönetmenden ise bu tepkiyi veren izleyiciden habersiz şöyle bir vurgu gelir: Film ortada bırakılan ve verilmeyen bir cenazeyle başlıyor. Bu ülkede verilmeyen cenaze kimin olabilir? Bunu seyircinin düşünmesi gerekiyor. Ben düşünen bir seyirciden yanayım. Seyirciye her şeyin hazır olarak sunulmasından hiç hoşlanmam. Hazırı bulamayan seyircinin yakınması Amprik bir tutum olacağı için Örnek Yönetmen için hesaba katılmaması gereken bir husustur. Bir yönetmene yapılabilecek en sığ eleştiri konunun işlenişinin biçim ve yöntemine yönelik olanıdır. Yönetmenin kendi varlığını hissettirebileceği tek alan olan bu kısma yönelik bir saldırı neyse ki yerini bulamayacaktır; çünkü yönetmen akşam uyurken eşortman giymektedir. Filme yönelik oradaki insanların eşortmanla görünmesini Kürt halkının asimile edilme sürecinin bir sonucu olarak değerlendirilmesi bahsine edilen sığlığın başka bir örneğidir.

Bir kurgunun gerçekliğe taşınması için gerekli ve yeterli meşru zemini bulup, bunun üzerinden iş görmekle yetinmeyip, gerçekliği yeniden kurgulayıp bu gerçeklikten nasiplenememiş kitleye ulaşma çabasındaki bir esere yaklaşım, elbette ki gerçekliği rasyonalize edebilen akıl kadar bu gereçeklikle hesaplaşabilecek hür vicdanlardan da payını alması gerekmektedir. Amacının oradaki hikayeleri oradakilerin dili, giyim-kuşamları, yasaları, doğa ve insanla kurulan uzaklık-yakınlık ilişkilerini oldukları haliyle işlemek olduğunu ifade ediyor Mintaş. Tam da olumsal olan ile zorunlu olan arasında kurulması gereken doğru bir ilişki. Olumsal olanın kurgulanabilmesinin olanağı kadar, zorunlu olanın kabulü de önem arz etmektedir. Peki nedir olumsal olan nedir kurgulanabilecek olan? Oradaki insanların neler yaşadıkları ve bunların onların hayatlarındaki karşılıkları medyanın saptırmasına bulaşılmazsa, aşikardır. İstanbul, İzmir ve Ankara’da yaşayıp burada olup-bitenleri belli biçimlerde kendi tasarım süzgeçlerinden geçiren medyanın dilinden almaya aşina gözler bu gerçeği kurgu gibi görebilecektir. Bununla beraber bölgede yaşayıp olup bitenlerden haberdar fakat bunların nelere karşılık gelebileceğindan bihaber olanlar ise böyle bir eseri kurgusal ya da gerçeklikten saptırlmış olarak değerlendirecektir. Kant’a doğru bilginin kurulmasının koşulu olarak vurgulanan nesne-tasarım uyumu bu eserde de sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Zorunlu olan konu nesnesinin kendi gerçekliğine bağlı olmakla; olumsal olan ise bunun nasıl işleneceği ya da hangi tasarımla işleneceğinde özgür olmayı gerektirmektedir. Hâkim medya ile bu eserin aynı konuyu işleyişlerindeki farklı ürünleri ortaya çıkaran da bu yönlü birbirinden farklı ilişkilendirmelerden ötürüdür.

Filmde işlenen temalardan bir kaçı (ölen gerillanın cesedinin ailelerine teslim edilmeyişi ve gerilla olduğu sanılan/iddia edilen çobanın öldürülmesi gibi konuların) günümüz gerçekliğiyle pek de zıtlaşmayışı yaşananların böyle sürüp gideceği ile değil; iktidar yapısının eylemleri ve meşrulaştırmalarının kendi içinde tutarsız yanlarının da göstergeleridir. Tutarsızlık, yapılana olduğunun dışında bir gerçeklik dayatmaktan ötürüdür. Bu kadar sıcak bir konu ile ilgili ortaya atılacak yargıların niteliğinin ölçütü gerçeklikle kurulan bağın zorunluluğu temelinde değil, yaşanan sorunlara çözüm eksenli değerlendirildikçe bu eser bir adamın fantazisinden ibaret kalıyor. Sadece bu yönüyle değerlendirildiğinde bile sanatsal niteliğinde pek fazla kayıp olamayacak bu esere salt politik tavır ya da beklentiler ekseninde bakıldıkça bu eser ait olduğu ve hak ettiği yere ulaşamayacaktır. Bununla beraber, tam da bu yönüyle tam da bugünü aşması sebebiyle evrensele ulaşmaya adaydır.

1) Umberto Eco’ nun Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti adlı kitabına atfen

Not: Bu yazı ilk olarak koalakultur.com adlı internet sitesinde yayınlanmıştır.

Konuk Yazar: Ramazan KURT

, , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.